18 Aralık 2008 Perşembe

.....

Zamansız Ölüme Mektuplar #3


ARKADAŞLARIMIN ÖLÜMÜNÜ İZLERKEN...
Bir sonbahar akşamıdır, yüreğim soğuk! Sarmış ruhumu ölüm korkusu… Adına iş denilen kumlama atölyesinde yazmışım adımı zamansız ölüm listesine. Gün be gün omuz omuza çalıştığım arkadaşlarımın ölümünü izlerken bir sancı düşer ruhuma, yüreğim buz kesilir korkudan. 24 Ekim’de yitirdiğimiz arkadaşım Hüseyin gelir aklıma, nemlenir gözlerim, yaş dökülür pınarından…

En son geçen sene duymuştu Hüseyin’in feryadını benim sahipsiz güzel ülkem. Demişti ki “Yarın ölümü beklemem için gönderecekler beni köyüme, ambulans masrafını kendim ödemem gerekirmiş”... Bu garibimin son mesajıydı ülkesini yönetenlere... Hüseyin’im çaresiz dönmüştü köyüne, beklemişti göç etmeyi ebediyette... Geçim sıkıntısı, çaresizlik, ölüm bekleyişinde huzur vermemişti kendisine. Bir Temmuz gününde, Temmuz sıcağında ansızın yüreği buz kesilivermişti, boğazı düğümlenmiş, yattığı yatakta öylece kalakalmıştı ve gözleri nemliydi, tıpkı bu akşamki gözlerim gibi…

RUHU BİR ISLIK UĞULTUSUYLA ALMIŞTI BEDENİNİ
Çaresizliğe, geçim sıkıntısına dayanamayan eşi tarafından terkedilmişti Hüseyin’im. Bacası dumansız yuvasında, baş ucunda iki evladıyla baş başa kalmıştı. Garibim ölmüştü, bedeni emanet kalmıştı orada. Hassas, duygusal bir emanetti O artık…

Sürekli gözlerini kaçırırdı yavrularından. Dayanamazdı, kıyamazdı ağlamaktan kan çanağına dönmüş gözleriyle yavrularına bakmaya. Üç ay sonra ruhu bir ıslık uğultusuyla almıştı bedenini, çocukları kalmıştı ortada, garibim sessizce gitmişti kendi gibi zamansız ölüme yakalanan amca oğlu kot işçisi Beytullah’ın yanına...

EN BÜYÜK ÖLÜM ÇARESİZLİKTİR
Anladım ki insan bedeninde can varken de ölebiliyormuş. En büyük ölüm çaresizliktir. En büyük ölüm çocuğunun istediğini alamamaktır. Eşimin dedesi bazen beni teselli etmeye çalışır, “İnsanoğlu yaşar ve ölür, hepimiz öleceğiz. Bu korkunun seni üzmesine izin vermemelisin” diyerek. Şimdi cevabını yazıyorum “Evet, dedeciğim, senin yaşında gitmek sadece kişinin hayatında değişikliktir. Ama, 25-30 yaşlarında zamansız ölüme gitmek sadece kişinin kendi hayatında değişiklik değildir. Kişinin sorumluluğundakilerin hayatında da değişikliklere yol açar ve onları geleceksiz, çaresizlikle baş başa bırakır. Sen kurtulmuş oluyorsun, onlarsa ölmüş. Beni saran korku, ölümümden çok çocuklarımı çaresiz bırakma korkusudur.”

HEPİMİZ BİRER BİRER GİDİYORUZ
En son 2 Aralık’ta iki arkadaşımızı kaybettik. Adem İncirli ve Mustafa Kaleli. Onlar da sesiz sedasız gittiler. Hepimiz birer birer gidiyoruz. Çaresiz, kalbi kırık, katillerimizin cezalandırıldığını göremeden...

Kot Taşlama İşçileri Dayanışma Komitesi’nden eski kot işçisi Abdulhalim Demir

14 Aralık 2008 Pazar

Neler Oluyor Bu Takıma!....

Dün akşam İnönü'ye giderken kafamızda bir ton soru işaeti mevcuttu. İbrahim Üzülmez-Sivok cezalı, Tello sakat, takım ve teknik direktör formsuz, yönetim istikrarsızdı. Gerçi sakat ve cealar dışında diğer bütün durumlar bir kaç yıldır istikrarlı performanslarıyla! kendini kabul ettirmiş, bi nevi taraftar için sıradanlaşmıştı. Ama ne olursa olsun taraftar yine stadı tam olmasa bile doldurmaya başarmıştı. 
Benim açımdan ise İbrahim Üzülmesin cezalı olması bir şanstı. Etrafımda ki futbol ile ilgili kişilere İbrahim Üzülmez'le ilgili sorduğum tek bir soru var. O da bizim bu oyuncu da göremediğimiz ama BEŞİKTAŞ'a gelen her hocanın bizim göremediğimiz o meziyet, hırs, gayret, yetenek artık herneyse işte onu  görüpte ilk onbirde kendisine şans vermesi. Bu adam bu takımda oynamaya devam ettikçe başarının yakın olmadığını hissediyorum. İbrahim Üzülmez'in kanadını Serdar Özkan gibi geçen senenin ikinci yarısından itibaren takıma bir faydasını bırakın kendine hayrı olmayan bir adamla kapatmaksa ayrı bi sıkıntı oldu benim için. Maç öncesi Delgado'nun soyunma odasında ağladığı haberinin kapalı içinde kulaktan kulağa aktarılması ve benimde bunu duymamla birlikte bu duygusal çocuğun bu maçta yine faydadan çok takımı eksik bırakacağını hissine kapıldım ki maç sonunda hislerimin ne kadar güçlü olduğunu kendime bir kez daha kanıtlamış oldum. Delgado geldiğinden beri çok büyük işler yapmış olmasa da ona olan inancım hep vardı. Genç olması, topun ayağına yakışıyor olması benim O'nunla ilgili umut taşımama yetiyordu. Daha gençti ve tecrübe kazandıkça çok daha iyi olacaktı. Ama açıkçası Türkiye gibi her konuda istikrarsız bir ülkede bir takımda 2-3 yıl geçirdikten sonrada hala performans artışı gösteremiyorsan artık orda bir sorun olduğu aşikardır. Bu yükü Delgado'nun üzerine yıkmak ise haksızlıktır. Yönetim bu kadar kötü iken, taraftar ne yapacağını bilmez iken, takım genel anlamda umut vaadetmiyorken Delgado'yu oyundan çıkarken ıslıklamak çok doğru gelmiyor bana. 

Delgado'nun nerde oynatılması gerektiği, nasıl oynaması, nasıl güçlü olacağı benim işim değil. Benim işim herşeyi sonuna kadar toz pembe görüpte oturduğum yerden avazım çıktığı kadar bağırmakta değil. Benim tek görevim üzerlerinde taşıdıkları formanın hakkını vermelerini beklemek, elimden geldiğince de en doğru şekilde destek vermek. Fakat takımda durumlar bu kadar karmaşık iken benimde kafamın karıştığı bir gerçek. Ondan bir Pascal veya İlhan Mansız olmasını istemiyorum. Ondan sadece elinden geleni yapmasını istiyorum ve bunda da sonuna kadar hakkımın olduğunu düşünüyorum. 
Maçla ilgili bir kişi hakkında da yorum yapma ihtiyacı duyuyorum. Bu şahıs ne oynadığı oyunla ne de davranışlarıyla bana samim gelmiyor. Ne yerini biliyor, ne özveri gösteriyor. ilk oynamaya başladığı zamanlarda Messi ile karşılaştırılan -ki ne kadar gereksiz ve anlamsız bir karşılaştırma olduğu gün gibi ortada- bizim için kutsal sayılan Pascal'ın forma numarası taşıma onuruna erişmiş Serda Özkan. Ben bu çocuğun en yakın zamanda bir Anadol kulübüne kiralık gönderilerek aklının başına getirilmesini düşünüyorum. ibrahim Akın, Burak Yılmaz vakaalarından sonra bir üçüncü kişiye aynı sabrı gösterilebileceğini hiç sanmıyorum ki bana göre sabrımızın pek olmadığı aşikar. Ne yaptığını bilmez bi halde, toptan, rakipten kaçan, tekme ve ikili mücadeleden korkan bir adam futbol gibi takım oyunları yerine gitsin bireysel sporlara yönelsin.
Haftaya Galatasaray maçına gelince açıkçası benim çok büyük bir umudum yok. Takım bu şekilde oynarken, oynatılırken başarı beklemek pollyannacılıktan başka değildir benim için.

12 Aralık 2008 Cuma

Mahalle Kültürü #2

Bizim gibi mahalle-semt kültürüyle büyümüş, sokağın tozunu yutmuş, topla, sapanla, kaldırım taşları ve bilumum çevredeki bütün materyalleri kullanarak çeşitli oyunlar oynamış, elektrikçiden alınan hortumla ve eski gazete kağıtlarını kullanarak kendi çapında conterstrike oyunun temelini atmış insanlar şimdi çevresine bakınca internet kafelerden, alışveriş merkezlerinden çıkmayan, elindeki cep telefonu ve evindeki bilgisayar,play station veya ailesinin hali vakti yerindeyse arabası dışında oynayacağı oyuncakların bilmeden,görmeden ve kıymetini bilmeden büyüyen gençliğe üzülerek bakıyor. Evet belki çocuklar şimdi daha şanslı hissediyorlar kendilerini, mutlu oluyorlar. Ama bir çocuk düşmeden, mahalle maçları atmosferlerine girmeden, ağlamadan, paylaşmadan, üzülmeden, fırlamalık yapmadan, cam kırmadan, gecenin kör vakti saklambaç oynamadan, kaleye geçip anne,baba,çocuk çıkmadan, japon kaleler, alman kaleler, dokuz aylıklar, kızma kemerler oynamadan, mahalle kavgalarına karışmadan büyüyorsa bana göre kişiliğinde, fiziğinde ve beyinsel bütün fonksiyonlarında, insani duygularında ister istemez eksiklerle büyüyorlar. Bu söylediklerim yanlış anlaşılmasın ama ben gerçekten çok şanslıyım. Ufak sıyrıklarla olan şiddetide gördüm sokaklarda, top oynarken dizimi de kanattım, oyun oynarken çukurlara da düştüm.
Şimdiki gençliği de herhangi bir şekilde yargıladığımda düşünülmesin. Sonuçta onlarda çevrelerinden ki insanlardan öğrendikleri ve bizim aksimize müthiş olanaklarla donatılmış bir hayat diliminde doğdukları için suçlu değiller. Sadece şansızlar. Çünki misket, gazoz kapağı ya da futbolcu kartlarıyla oynan oyunlarda karşı tarafı kökleyerek zaferin tadına bakma şansı yok onların. Ya da şu an televizyondan veya staddan olsun derbi izleyerek hissettikleri duyguları mahalle maçlarında alacakları sonuçlarla birebir hissettmeleri çok zor. Bir mahalle maçı sonunda kahraman olmanında, suçlu olmanında ne olduğunu öğrenmek ilerleyen yaşında çok şey öğretiyor insana. Kahraman iken mütevazi olmanın erdemini, suçluyken aynı hataları tekrarlamamak içinde yanıp tutuşan hırsın, çalışmaya ve özveriye dönüşmesini yaşamak gibi. Bazen boş kaleye yuvarlayabileceği bir topu arkadaşının önüne bırakarak onunda gol zevkini yaşamasının güzelliğini, bazen adam seçmelerde hep ensona kalanı ilk olarak takımına seçtiğinde onun o gözlerindeki mutluluğunu ya da mahalleye yeni tanışan birini oynadığı oyuna davet ederek onun sıkılan haline ortak olma, paylaşma şansına sahip oluyor insan.... 

Mahalle Kültürü #1

7 Aralık 2008 Pazar

Ne Zaman...

Ne zaman 'şampiyonuz' diye bağırsak, 
kursağımızda kalıyor. 
Söylesene bize hoca, 
takım niye oynamıyor?

26 Kasım 2008 Çarşamba

Mahalle Kültürü #1




Resimlerden anlaşıldığı üzere sizinle bir zaman yolculuğu yapmayı planlıyorum. 80'li yılların başında doğupta mahalle kültürünü almış, karakterini orda oluşturmuş bir insan olarak hep dile getirdiğim şeyi yazıya dökmeyi istiyorum. Bunda ne kadar başarılı olurum bilmem ama en azından okurken o günleri tekrardan hatırlamanıza yardımcı olmak aynı zamanda o günleri yaşamamış olanlarla ne kadar farklı olduğumuzu anlatmayı denerim. Bu konuyla ilgili ilk olarak dönemin vazgeçilmez çocukluk aktivitelerinden çizgi filmlerle başlayıp daha sonra ev içi organizasyonlardan sokağa inmenin daha güzel olacağı hissine kapıldım nedense.. O güzel tek kanallı dönemli çocukluğumuzda yayımlanan ve her yeni bölümünü sabırsızlıkla beklediğimiz çizgi filmlerden...

She-ra, He-man, Voltron,Şirinler...
Tek kanallı çocukluğumuzda iyi ve kötü ayrımı yapmamızda, paylaşımın herşeyden önemli olduğunu öğrenmemizde bu çizgi filmlerin yeri büyüktür.
Power rangers, pokemon ve benzeri çizgi dizilerin yanında bu çizgilerin 2-3 sınıf hatta hatta bazen sınıflar altı çocuk yapıtlarıyla karşılaştırılmasının dahi mümkün olmadığı/olamayacağı aşikardır.
Özellikle şirinler de kollektif yaşamın güzelliklerini şuan ne çizgilerde ne dizilerde ne de sinemalarda ya da sanatın herhangi bir dalında yakalayamamızda toplumun neden bu kadar benmerkezci, bencil ve çığrından çıkmış olduğunu anlatıyor. Yaşadığımız düzen dahilinde çocukların o temiz beyinlerini işgal eden bu davranış öğelerini onların hayat görüşü haline getirmeyi kendine görev edinen çalışmaların hergün çoğalması ve insan etkileşiminde büyük yeri olan televizyonda kendilerine rahatlıkla yer bulabilmeleri, ebeveynlerinde bunları büyük bir iştahla sindirmeleri gerçekten insanı korkutacak cinsten.
Bu kadar lafebeliğinden sonra işin aslına gelmek gerekirse çocukluğumuzda izlediğim bu çizgilerin güzelliklerini hala içimde hissediyor olmak, yakın çevremdeki benle yaşıt arkadaşlarım, dostlarımla bunlar üzerinde muhabbet edip eski günleri yadetmek inanılmaz mutlu ediyor beni. Bu çizgilerin dışında Heidi, Şekerkız Candy gibi bizden önceki dönemlerin çocuklarında da hala etkisi süren birçok güzel çizgi mevcut. Bu güzellikleri şimdi çocuklarla, yeğenlerle, torunlarla paylaşamamak eminim herkesi üzüyordur. Zamane çocuğu dediğimiz veletlerin bilgisayar ortamında büyümelerini tabi ki yanlış bulmuyorum. Aksine çevremdeki ebeveynleride bu şekilde yönlendirmeye, bilgilendirmeye çalışıyorum. Ama yine de bu eski çizgi dizileri bu sanal dünyanın nimetlerinden faydalanarak evlerimizde muhafaza edip çocuklarımızın kurtlar vadisi gibi hiçbir anlamı,önemi olmayan tv yapımlarından uzaklaştırmak için kullanmamanın da yanlış olduğunu düşünüyorum. Hem biz de bunlar sayesinde çocuklarımızla oturup izleyerek eski günleri yadeder, çocuklarımızla daha yakın bir iletişime geçebiliriz.

Şirinler (Smurfs): Belçikalı (babası İngiliz) çizer Peyo'nun ünlü eseri. 1958'de Pierre CullifordÇizgi roman olarak ortaya çıktı. 1981'de televizyonda gösterilen Şirinler büyük ilgi gördü. Orijinal ismi "Schtroumpfs" (İngilizce'de "Smurf")tur. karekterlerin yaratıcısına göre orjinal isim, bir dil sürçmesi eseri tesadüfen ortaya çıkmıştır. Yıllarca Türkiye'de de gösterilen ve beğeni ile izlenen çizgi film, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere bir çok ülkede, yüksek izlenme oranlarına rağmen gösterimden kaldırılmıştır.
Şirinler hakkındaki bir iddia uzun zamandır tartışma yaratmıştır. Bu iddiaya göre Peyo bir komünisttir ve Şirinler'in İngilizce adı olan "smurf", "kızıl bayrak altında yaşayan küçük adamlar" veya "kızıl şapka altındaki sosyalist adamlar" (socialist man under red father-flag) cümlelerinin kelime baş harflerinden türetilmiştir. Şirin babanın kırmızı şapkası Karl Marx'ı andıran sakal yapısı, Şirin Köy'de hiçbir mabed veya tapınağın olmayışı, tanrının görevini üstlenen ve materyalizme göndermelerde bulunan doğa ana zaman baba gibi figürlerin oluşu, tüm şirinlerin komünal ve işçi-köylü bir yaşam sürmeleri, herşeyin elbirliği ile yapılışı,herkesin yeteneğine göre bir görevi oluşu ve hiç para (kapital) kullanmayışları bu iddiaları tetiklemiştir. Ayrıca baş kötü Gargamel'in paraya karşı olan hırsının da, komünal toplumun düşmanı olan kapitalizmi sembolize ettiği iddia edilmektedir. Ayrıca kötü Adam Gargamel'in, papaz cüppesi giyerek dini-misyonerliği sembolize ettiği, para düşkünü olduğu ve Şirinleri sürekli yemek istediği için Amerika'ya benzetildiği ortaya atılmıştır. İngilizce ismi "Azrail" olan, Gargamel'in kedisi "Azman"'ın Amerika'nın peşinden koşan küçük insanları sembolize ettiği sanılmaktadır. Bu yüzden çeşitli ülkelerde Komünizm propagandası yapmakla suçlanmış, yayını yasaklanmıştır.
(kaynak:wikipedia)

Voltron:Yüz hayvanın kralı beş aslan), 1980'li yıllarda televizyon için yapılmış bir dev robotçizgi dizidir. Tam adı ise "Voltran:Evrenin Savunucusu"dur.Dizinin ana karakterleri 5 adet mekanik aslan robot ve bu robotları kumanda eden (pilot) 5 kahraman savaşçıdır. Her aslanın ayrı bir yeteneği vardır. Ancak bu 5 aslan bir tehlike anında bağımsız savaşabildikleri gibi bir araya gelerek dev bir robot olan Voltran'ı oluşturmaktadırlar.(kaynak:wikipedia)

He-Man: Kainatın Hakimleri (Masters of the Universe) serisindeki ana karakterlerden biridir. Bu karakter etrafında üretilen bir çok ürün arasında; Filmation Stüdyoları tarafından üretilen çizgi film He-Man ve Kainatın Hakimleri (He-Man and the Masters of the Universe) Türkiye'de en çok bilinenidir.1983 ila 1985 yılları arasında çekilen çizgi film; 130 bölüm olarak çekilmiştir.
Seride; He-Man ve arkadaşları Eternia'yı ve Şato'sunun sırlarını İskeletor'un kötü emellerinden korumaya çalışır.
He-Man Eternia prensi Adam'ın süper kahraman olan ikinci karakteridir. Grayskull Castle (Gölge Mağrası)'nın gizli güçleri kendi taşıdığı kılıcı ile ilişkilidir. Kılıcını havaya kaldırıp "By the power of Grayskull" (Gölgelerin Gücü Adına) der ve kahramanlıklarına başlar. Yanından ayrılmayan yol arkadaşı Cringer (Titrek) bu sihirli söz sayesinde Battlecat (Atılgan) olur ve maceralara beraber atılırlar. (kaynak:wikipedia)

She-ra:....

18 Kasım 2008 Salı

Live By It - Harley Davidson


Biz kendi yolumuzda gitmeye inanırız,
Dünyanın geri kalanı ne yöne giderse gitsin.

Bireyleri, cama çarpan sinekler gibi ezmek içinyaratılmış sistemde arıza çıkarmaya inanırız.

Bazılarımız yukardakine inanır,
hepimiz aşağıda yaşayanlara sıkı sıkı bağlanmaya...

Biz gökyüzüne inanırız, sunroofa değil...

Biz özgürlüğe inanırız.

Biz toza inanırız, yabani bitkilere, bufalolara,
dağ gezilerine ve gündoğumunu arkamıza alıp sürmeye.

Biz eyer üstünde takılan çantalara inanırız
ve bunu sadece kovboyların anladığına.

Biz hiç kimsenin önünde boyun eğmemeye inanırız.

Biz siyah giyemey inanırız,
çünki ne kir gösterir ne de zayıflık.

Biz dünyanın gün be gün yumuşadığına inanırız
ve onunla beraber yumuşamayacağımıza.

Biz bir hafta süren motosikler yolculuklarına inanırız.

Biz yol maceralarına, benzin istasyonlarına,sosisli sandiviçlere inanırız ve her tepenin arkasında ne olduğunu keşfetmeye.

Biz gürüldeyen motorlara inanırız,
çöp kutusu büyüklüğündeki pistonlara,

1936'da tasarlanmış benzin depolarına,
tren lambası kadar farlara, kroma ve özel boyalara.

Biz aleve ve kurukafaya inanırız.

Biz her insanın hayatını kendi eliyle şekillendirdiğine inanırız ve hayatı inanılmaz bir sürüşe çevirdiğimize.

Biz selesine oturduğunuz makinenin tüm dünyaya kim olduğunuzu gösterdiğine inanırız.

Biz başkalarının neye inandığı ile ilgilenmeyiz.

AMİN

16 Kasım 2008 Pazar

IPhone'da Radyo Dinlemek İçin

IPhone malum bütün güzel özelliklerinin yanında bazı eksikleri de taşımıyor değil ki bu eksiklerde baya can alıcı noktalarda. Yaşadığımız bu dünya da dört dörtlük olan bir şey yokken IPhone nun eksiklerine de vurgu yapmak çok doğru da gelmiyor bana. Hani işin içine Apple Store 'daki Free yani beleş olan bir kaç aplication'la olayı normale çevirebilir eksikleri tamamlayabiliriz. 
Şimdi bu kadar saçma sapan açıklamadan sonra IPhone'nun bana göre en önemli eksiklerinden radyo dinleme modülünün nası eklenebilieceğini, benim gibi futbol delisi spor programlarını kaçırmak istemeyenlerin radyo ayarlarını aşağıda anlatacağım.
Öncelikle IPhone'da Apple Store kısmına girip seacrh yapalım. Arıyacağımız uygulamanın adı FStream. Bu uygulama beleş. Uygulamayı Install edip IPhone yükledikten sonra şu ayarları sırasıyla yapalım.
FStream, "Play", "Favorites" ve "More" olmak üzere 3 ana bölümden oluşuyor. 
Uygulamayı ilk çalıştırdığımızda karşımıza istediğimiz kanalı seçebileceğimiz ve dinleyebileceğimiz "Play" ekranı çıkıyor. Fakat öncelikle yeni bir kanal eklemek için "Favorites" menüsüne geçiyoruz ve sol üst köşedeki "Edit" seçeneğine tıklıyoruz. Yeni bir kanal eklemek için de "Add new webradio" seçeneğine tıklıyoruz.
Yeni bir kanal eklerken mutlaka "URL" alanına düzgünce dinlemek istediğimiz radyonun internet adresini girmemiz gerekiyor. Format ve Bitrate alanlarını doldurmak zorunlu değil. (More menusundeki "Auto fill format and bitrate" seçeneği ON olduğu sürece) Ayrıca "Name" kısmına radyo adı için istedimizi yazabiliyoruz. Her bir alanı doldurduktan hemen sonra klavyenin sağ alt köşesindeki "Done" seçeneğini, tüm alanları doldurduktan sonra da sağ üst köşedeki "Save" seçeneğine tıklayarak da kanalımızı ekliyoruz.
Favorites menüsünde bir de sağ üst köşedeki "Preset" seçeneğini kullanarak uygulama ile birlikte hazır gelen kategorilerine göre sınıflandırılmışl yabancı internet radyolarına erişebiliyoruz.
Son olarak "More" menüsünde de uygulamanın ayarlarını yapabiliyoruz. Bu ekrandaki hemen hemen tüm değerler ideal, bu yüzden değiştirmemize pek gerek olmuyor. Bir tek EDGE üzerinden radyo dinleyebilmek için "Don't use cellular network" seçeneğini "OFF" konumuna getirmemiz gerekiyor. Sanırım abonesi olduğu operatörden güzel bir data tarifesi bulunmayanların, canının yanmaması için bu seçenek konulmuş :)

Şimdi benim sevdiğim radyoların url detaylarına gelince;

RADYOSPOR  (edit) - http://live4.radyotvonline.com:8160/ 
LİG RADYO - mms://89.149.209.110/rd-ligradyo
NTV RADYO - http://live.medianova.tv/ntv/ntvradyo.pls
RADYO EKSEN - http://live.medianova.tv/ntv/radyoeksen.pls
JOY FM - http://joyfm.radyolarburada.com:10060/listen.pls
METRO FM - http://metrofm.radyolarburada.com:9720/listen.pls 
NUMBER ONE - http://1numara.radyoyayini.com:3330/listen.pls
ÖZGÜR RADYO - http://89.149.217.52:8100/

4 Kasım 2008 Salı

Bir Yeşilçam Fenomeni "Yaşar Usta"

Özellikle akranlarımızın büyürken ve halen izlemeye doyamadığı, aynı ekolün Arzu Film'in birçok versiyonu olsa da turşu suyu ya da evlenme mevzusu hiç farketmez, Münir Özkul, Adile Naşit, Şener Şen, Halit Akçatepe, Ayşen Gruda ve Tarık Akan gibi sinemamızın efsanelerinin birarada olduğu aile sıcaklığında ekran başına yapıştıran efsane filmlerdi.
Bu filmlerden akla kazınan birçok sahne vardır ki Şener Şen'li Vecihi karakterinin hemen hemen tüm sahneleri akıllara ziyandır-unutulmazdır.
Bir sahne daha vardır ki izlerken yumruk gibi oturur adamın boğazına, fabrikada bir işçi olan Yaşar Usta görücü usulü Melek Hanım ile evlenmeye kalkar, Melek Hanımın büyük oğlu Ferit okuldan Alev ile sevgilere yelken açar lakin kızın babası ustanın çalıştığı fabrikanın sahibidir, hertürlü pisliğe başvurup mevzuya engel olmaya, dallandırıp budaklandırmaya çalışır ve olaylar gelişir-Yaşar usta sinemamızın efsane sahnelerinden birine imza atar;
Bak beyim, sana iki çift lafım var. Koskoca adamsın. Paran var, pulun var, herşeyin var. Binlerce kişi çalışıyor emrinde. Yakışır mı sana ekmekle oynamak. Yakışır mı bunca günahsızı, çoluğu çocuğu karda kışta sokağa atmak, aç bırakmak. Ama nasıl yakışmaz. Sen değil misin öz kızına bile acımayan, bir damlacık saaddeti çok gören. Anlamıyor musun beyim, bu çocuklar birbirini seviyor. Ama ben boşuna konuşuyorum. Sevgiyi tanımayan adama sevgiyi anlatmaya çalışıyorum. Hıh. Sen büyük patron, milyarder, para babası, fabrikalar sahibi Saim Bey. Sen mi büyüksün? Hayır ben büyüğüm, ben, Yaşar Usta. Sen benim yanımda bir hiçsin. Anlıyor musun, bir hiç. Gözümde pul kadar bile değerin yok. Ama şunu iyi bil, ne oğluma ne de gelinime hiç birşey yapamayacaksın. Yıkamayacaksın, dağıtamayacaksın, mağlup edemeyeceksin bizi. Çünkü biz birbirimize parayla pulla değil, sevgiyle bağlıyız. Bizler birbirimizi seviyoruz. Biz bir aileyiz. Biz güzel bir aileyiz. Bunu yıkmaya senin gücün yeter mi sanıyorsun. Dokunma artık aileme. Dokunma çocuklarıma. Dokunma oğluma. Dokunma gelinime. Eğer onların kılına zarar gelirse ben, ömründe bir karıncayı bile incitmemis olan ben, Yaşar Usta, hiç düşünmeden çeker vururum seni. Anlıyor musun? Vururum ve dönüp arkama bakmam bile.
dipnot: Bu post tamami ile belestepe'den kopyala yapıştır yapılmıştır. Teşekkürü borç biliriz.

3 Kasım 2008 Pazartesi

Google Analytics

Google Analytics. Yine biricik googlemın bizlere sunduğu güzelim hizmetlerden biri. Artık blogumda dahil olmak üzere yapmış olduğum bütün web sitelerin ziyaret istatistiklerini takip edeceğim mekan. Blogun sol köşesinde şu aralar 1800 lerde olan dandik freecounter devre dışı kalıcak. Ama daha detaylı daha gerçekçi verilerle blogumun gidişatına yön vericem. Bunu yaparken beni yalnızkomayın hemi. 
Google Analytics ile ilgili detaylı bilgi için buraya buyrun. 

ANADOLU > Avrupa

Geçen de çok sevdiğim bir arkadaşımı görmeye Maltepe'ye gittim. Giderken de E-5 üzerinden giden minibüsleri tercih ettim. Sebebi basit. Göztepe üzerinden minibüs yoluyla Kadıköy'den Maltepe'ye gitmek yayan dünya turuna çıkmaya benzer. Gidersin gidersin bitmez. Bi de minibüs şoförünün kağnı kullanır gibi aracı gıdım gıdım ilerletmesi hasta eder beni. Hani zaten hal ve hareketleri sinir bozucu bu adamları dur-kalklarla beraber çekmek tam bir işkence. Neyse konudan sapmadan devam edeyim. Doğma büyüme Kadıköy'lüyüm. Bunla da gurur duyarım. Koca İstanbul'da bana göre yaşanacak yegane yerdir. Caddesinden felan bahsetmiyorum. Yeldeğirmeni-Acıbadem-Hasanpaşa kısmı  bahsettiğim yerler. 
Bu mevkilerde doğup büyümüş her insan şanslıdır. Şanslı olmasının en büyük sebebi de gerçek bir mahalle kültürü ile büyümesidir. Çocukken oynanan oyunlar, bu oyunları oynanması için müsait oyun alanları ile doluydu buraları. Oyun alanları deyince de aklınıza şimdiki saçma sapan oyun alanları gelmesin. Bizim oyun alanlarımız apartmanlar arasında ki boş araziler ve kaldırım taşlarıyla yapılmış kalelerden ibaretti. Bir de tüm sokak araları. Hem de yokuş aşağı olup olmamasına bakılmadan. Mutluyduk. İşimiz gücümüz top peşinde koşturup arsalar da bulunan bir-iki meyve ağacını daha meyveler ham iken istila etmekti. Karın ağrıları olmadan, sızlanma olmadan, düşe-kalka büyümek. Zaten en ufak sızlanmada hanım evladı yaftasını yerdiniz ki bu da bütün mahalle hayatınıza damga vururdu.
Geçmişe hafiften bir dokundurduktan sonra bugüne döneyim. E-5 üzerinde giderken farkettim ki içinde yaşadığım kıtanın en yakın mekanları değişmeye başlamış. Yenisahra civarlarında yeni kocaman bir alış-veriş merkezi, kozyatağı civarlarında ki iş merkezleri derken bütün boş olan yerler dolmuş. Sonuçta aklımda kalanın tam tersi bir manzara vardı ki şoke olmam için yetti de arttı.
Bu silsile içerisinde Maltepe'ye vardım. Arkadaşım benim daha geç geleceğimi düşünmüş ki (göztepe minibüs yolu kullanacağımı sanmış ki benim dünya da en çok övündüğüm şey toplu taşıma konusundaki uzmanlığımdır) ondan bir 20 dakika ağaç etti beni. Bu esnada düşünme fırsatı buldum.
Ne kadar zamandır buralara adım atmamışım. Herşeyimle avrupa kıtasının o iğrenç bir o kadar da gereksiz mekanında zaman geçirmişim. Kendimi ayıplamadan edemedim. İçimde de garip bi his oluştu. Aynı eski zamanlardaki gibi mutlu hissettim kendimi anlicanız. Yabancılık hissetmeden, sıkılmadan güzel güzel kahvemi yudumladım. Avrupa yakasının hani değişilmez fonu taksim sokaklarında da her türlü atraksiyona girmiş her türlü haltı yemiştim ama kendimi hiç bir zaman rahat hissetmemiştim. 
Peki hiçbiryer mi mutlu etmiyordu beni Avrupa tarafında derseniz size verebileceğim tek olumlu cevap tahmin edeceğiniz gibi BEŞİKTAŞ ve civarıdır. Neden olduğunuda herkes bilir. Nasıl bir insan mutlu olduğu, sevdiği insanlarla yanyana gelirse orayı sever bende BEŞİKTAŞ'ın kokusunu, ruhunu hissettiğim heryerde kendimi mutlu ve huzurlu hissederim. 

2 Kasım 2008 Pazar

designerk

Blogun yanına bunu da ekledim. Tamgaz yola devam ediyoruz.
Burdayım. Beklerim.

27 Ekim 2008 Pazartesi

Coming Soon


Şu bizim yasakçı zihniyetin yemiş olduğu boktan sonra bu hafta sonu oturdum kendi site çalışmalarıma başladım. Çok uzun zamandır aklımda olan gerçekleştirmek istediğim bir projeydi. Çok kapsamlı veya çok güncellemeli bişi olmicak ilk zamanlarda ama en azından benim adımı taşıyan ve bu aptalların en ufak saldırısında rahatça kendi kanatları altıma alabileceğim birşey olucak. Tamamen bana ait ve tamamen beni anlatır. Diğer şeyler için blogumu ayakta tutmaya devam edicem. Futbolla ilgili Beşiktaşımla ilgili sanatın tüm kolları ile ilgili olan yazılarımı ve yazıları paylaşmaya devam edicem. Kendi sitem sadece bana özel olan şeylerin yeralacağı bir yer olucak anlicanız.
Şimdilik adres veremiyorum. Çünki adını ne koymalıyım karar veremedim.

DNS Ayarlarıyla Oyna Özgürlüğü Yakala


Eskiden OpenDNS ayarları ile bu yasakçı zihniyete kafa tutabiliyorduk. Bende blogumda herkese bunu önermiştim. Ama ne yazık ki onunda önlemini almışlar sanırım. Size tavsiyem makinenizin DNS ayarlarını OpenDNS'ten çıkarıp 4.2.2.1 ve 4.2.2.2 DNSlerini kullanmanız. Bu ayarlamadan sonra geri kalmış ülkemizde belki bir iki adım ileri gidebiliriz. En azından ne yaparlarsa yapsınlar onlara kafa tutabildiğimizi onlardan korkmadığımızı gösterirler.

Windows XP Kullanıcıları için DNS Ayarları:
* Başlat menüsünden Denetim Masası sekmesine tıklayın.
* Denetim Masası penceresi içerisinde Ağ Bağlantıları sekmesini tıklayın.
* Ağ Bağlantıları penceresi içerisinde internete bağlandığınız bağlantı isminin üzerine gelip mousen sağ tuşuna tıklayıp Özellikler kısmına girin.
* Özellikler penceresinde İnternet İletişim Kuralları (TCP/IP) sekmesini seçip altında yer alan Özellikler butonuna tıklayın.
* Açılan pencerede alt kısımda yer alan Otomatik DNS kısmını manual yapıp Yeğlenen DNS Sunucu kısmına 4.2.2.1 onun altına yeralan Alternatif DNS Sunucu kısmına 4.2.2.2 yazın ve özgürce internette dolaşmaya başlayın.

11 Ekim 2008 Cumartesi

Kimse Kaldı mı?

Önce sosyalistleri topladılar
Sesimi çıkarmadım,
Çünkü ben sosyalist değildim.
Sonra sendikacıları topladılar,
Sesimi çıkarmadım,
Çünkü sendikacı değildim.
Sonra Yahudileri topladılar,
Sesimi çıkarmadım,
Çünkü Yahudi değildim...
Sonra beni almaya geldiler...
BENİM İÇİN SESİNİ ÇIKARACAK
KİMSE KALMAMIŞTI!...


Papaz Martin Niemöller

!!!!!

İstanbul Sarıyer'de dergi dağıtırken polis tarafından 10 gün önce gözaltına alınan ve tutuklandıktan sonra beyin kanaması geçiren Engin CEBER dün hayatını kaybetmiştir.

İşkence yaşadığımız coğrafyanın vazgeçilmezi unsuru. Ve bu unsura maruz kalan herkesin hayatında, bedeninde veya kişiliğinde tarifi olmayan acılar ve izler bırakan, artık kronikleşmiş bir devlet hukuku olan muameleye bir can daha verildi. Ne ilk ne de son olan kişinin adı Engin CEBER. Söyliyecek sözüm yazacak kelimelerim olmadan ve artık işkencenin son bulacağı umudu taşımadan umudu,  güzel yarın düşlerini burda bırakıyorum. 

8 Ekim 2008 Çarşamba

Beşiktaş:0 Devam Eden Hayat: 1

Ertuğrul Sağlam istifa etti. Etrafımdaki fanatiklik düzeyinde olsun, taraftarlık düzeyinde olsun bütün Beşiktaşlılar arasında bir durum yoklaması yaptım. Herkes inanılmaz derece de etkilenmiş. Özellikle Sağlam'ın basın toplantısında ki hali tavrı, yönetimi bombalayışı, paraya tenezzül etmeden istifayı basarak Beşiktaşlılık duruşundan tekrar bahsetmesi vs. vs. nedenlerden dolayı. Forumlarda da herkes yönetim istifa, Sinan Engin defol diye haykırmaya da başlamış. Gazeteler Adam Gibi Geldi Adam Gibi Gitti Helal Olsun manşetleriyle duyurmuş haberi. Bunların hepsini biliyosunuzdur. Ben sadece yazıma başlamadan önce tekrardan hatırlatmak istedim. 
Şimdi kendi düşüncelerime gelince. Olaylara en kolaycı yanından duygusal olarak bakmak istemiyorum. Duygusal olacaksam bu sadece Beşiktaşımın düşürüldüğü hale üzülmek, geleceğe olan karamsar bakışımda etkisini gösterecektir. Yoksa herkes gelip geçicidir. Bizde dahil olmak üzere tabii. Kalıcı olan tek şey Beşiktaş'tır. 
Fakat ne hikmetse kendini Beşiktaş'tan daha kalıcı olduğunu sanan bir yönetim etrafında yaşanan bu olaylara tepkisiz kalmaya, sessizliğimizi, sukûnetimizi koruma gayreti içerisindeyiz. Başta benimde içinde bulunduğum kapalı tribün taraftarının bu sessiz duruşuna bir türlü anlam veremiyorum ki bu kapalı tribün taraftarının başını çeken başta Çarşı grubu olmak üzere diğer grupların hali tavrı bence bulunduğumuz durumun baş sorumlusu. Evet belki bizler oy kullanamıyoruz, paramızla insanların nasıl konuşup nasıl tartışıcağını belirleyemiyoruz. Ama elimizdeki yegane güç olan taraftarlığımızı, takıma katkısı olan motivasyon sağlama olayını da sağlıklı bir şekilde kullanamıyoruz. Sanki bizim başımızda da basiretsiz aynı zamanda çıkarcı insan toplulukları mevcut. Bu söylediklerim anlık değil son iki sezonda birebir şahit olduğum veya yaşadığım olayların sonucunda elde ettiğim gözlemlerime dayanıyor. Bir popülizm dalgası içerisinde kendimizi aynı yönetim gibi kalıcı, Beşiktaş'tan ve tüm diğer taraftar gruplarından daha büyük daha ulaşılmaz görüyoruz. Böyle düşündükçe de bu tavrımıza, olaylara yaklaşımımıza direkt sirayet ediyor. Bu durumdan rahatsız olan ufacık bir tepki gösteren bile hemen dışlanıyor.
Yani kısaca anlatmak istediğim bu yaşananlar sadece yönetimle, demirörenle, sinanla sınırlı değil birebir Beşiktaş'ı seven O'nun için deliren, çıldıran bizlerin de suçu. Umarım önce biz kendi üzerimizde ki ölü topraktan sıyrılır ve gerçekten elimizden gelenin en iyisi ile bu yaşanan olaylara dur diyebiliriz. Yoksa hayat devam eder ve biz sadece filmi tekrar tekrar baştan izlemenin vermiş olduğu bıkkınlık ile ah-vah etmeye devam ederiz.

5 Ekim 2008 Pazar

Champions League

Futbolla ilgili fon müziklerinin linklerini yayımlamaya devam ediyorum. Bunu yaparkende artık hemen hemen herkesin kulağının aşina olduğu, stadda dinlerken keyiflendiği Şampiyonlar ligi müziğini atlamak olmaz. Alın size linki, alt tarafta da sözleri mevcut. Merak edenler için.

Ceux sont les meilleurs equipes ,
Es sind die aller besten Mannschaften
the main event .

Die Meister , die Besten ,
les meilleurs equipes
the champions .

Les grandes et les meilleurs !
Eine grosse stattliche Veranstaltung
the main event :

These are the men ,
Sie sind die Besten ,
These are the champions !

Die Meister , die Besten , les meilleurs equipes , the champions .
Die Meister , die Besten , les meilleurs equipes , the champions .

Avatar The Last Airbender -Summer 2010-

Sicko

Pazartesi 21.00’de NTV’de

1 Ekim 2008 Çarşamba

Futbol Kulübü - Football's Coming Home

Sizi bombardımana tutmuş gibi hissediyorum kendimi. Görmemişin IPhone olmuş ne yapacağını şaşırmış diyosunuz kesin biliyorum. Ama inanın ki nette gezinirken dikkatimi çektiği için fon müziklerinin linklerini bloga ekleme ihtiyac duydum. Çoğu mazlum ya tam olarak ne aradıklarını bilmiyolar ya da soru soracak mecrayı doğru seçmiyolar. Bende bi sevap işleyim durumuyla giriştim rapid linklerini aramaya. Bulduğumu da koyuyrom bloga işte. Şimdi sırada habertürkte her pazartesi çok güzel 3 insanın birlikte yapmış olduğu Futbol Kulübü programı fon müziğine. Müzik Euro 96'nın resmi şarkısı. Bilmeyenler için küçük bir not işte.

NTVSpor - Euro Gol Müziği

Dedim ya IPhone zil seslerini değiştirmekle uğraşıyorum. Futbol hastasıyım bide. Haliyle zil çalacaksa da illa bana futbolu hatırlatacak. Neyse uzatmiyim. Delisi olduğum NTV yayın kurumunun o güzeller güzeli kanalı NTVSpor'un Euro 2008'de gol görüntülerini gösterirken kullandığı fon müziğine taktım kafayı. Aradım taradım sonunda tvden güzelce kayıt edilmiş halini buldum. Hemen yolladım telefona. Artık beni aradğınızda bilin ki telefon çalarken ben Robben'in, Torres'in veya Villa'nın gollerinden birini hatırlıyorum.

IPhone Ringtones

IPhone aldık ya hemen başladık zil seslerini değiştirme işine. Makine bi acayip. Haliyle de zil sesi yapacaksan öyle şarkı yükleyip bu zil sesim olsun diye secemiyorsun. İki gün aradım taradım sonunda bu güzel programı buldum. Şarkıyı ister kesip biçip, ister tamamını iphone zil sesi yapabiliyosun. Programcığın adı IPhone Ring Tone Maker (edit). indirin güle güle kullanıverin artık.

IPhone'lu Günler

Teknoloji fakiri ülkemizde (ki bu olanaklarla ilgili değil tamamen düşünce sistemini bağlıyo) bi IPhone çılgınlığı almış başını yürüyo. Aldığım duyumlara ve televizyon görüntülerine bakılırsa herzamanki gibi bu durumunda tadını kaçırdığımız belli. Hani diyebilirsiniz ki ulan böyle atıp tutuyonda sen onlardan farklımısın? Tabi ki değilim. Sonuçta bu toplumun bi ferdiyim ve bu toplumda gördüğüm, yaşadığım bildiğim şeyler üzerinden hayatıma yön veriyorum. Neyse fazla uzatmiyim. Sonuçta bu mereti bende aldım. İlk gün olmasa da ikinci gününde. Fırsatım veya şansım olsa daha önce sahip olurdum ona. Getirtirdim gavur ellerden atardım havasını. Çünki bu mereti aynı facebook benzeri ne bir televizyon haberinden ne de birinden duyarak haberdar oldum. Kimse bilmezken millet bi yandan cep telefonu bi yandan mp3 playerlarıyla ugraşırken sabırla bekledim.
Teknolojiyle ilgili olarakta deli bir Apple ve Google savunucusuyum. Adamlar birşey çıkardımı da kesin çevrede ilk önce benim haberim olur. Adamları seviyorum. Hem onları hem teknolojilerinin hem yeniliklerini hemde tasarımlarını. Sözün özü hayırlı olsun isterim bu olayın. En azından aldığımdan beri kurcalaya kurcalaya bi hallere soktuğum bu aletle ilgili olarak blogumda linkler verip ele güne yardımcı olmaya çalışıcam.

29 Eylül 2008 Pazartesi

Gula Sor

Bilmem nasıl başlamalı?
Ne demeli,
Nasıl etmeli,
Gulasor?
Dün gece yoldaydım,
Arka koltukta kırk numarada
Dimdik uyuyamadım.

Akıp giden arabanın seyrine uyan
Düşlerimi anlatmak istiyorum sana...
Geleceğin düşü ne kadar güzel,
Ve ne kadar ince...
Düşlerim, kıpırdayan, daldan dala konan
Bir serçenin canlılığını, kıvraklığını
Ve hareketlerindeki karmaşıklığı andırıyordu.

Ama bu düşler hayal değil!
Olacak ve olması gerekenin beynime yansımasıydı.
Bazen, en barbar gericiliğin, zülmun ve acının
Özgürlük türkülerini dindiremediği
Munzurun, Torosların doruklarındaydım.

Ateşler yakılı, mavzerler çatılı
İçimdeki ateşle, doğanın o dondurucu soğuğu
Birbirine karşı savaşıyor.

Nöbetteki yoldaş da
İnceden inceye bir türkü tutturmuş:
“De lori, lori, berxamın lori “
Bir iç geçiriyorum derinden,
Nedendir bilmem
302 Mercedesin artan hızına uyuyor düşlerim.

Bir baskındayım bazen,
Elimde dünya gericiliğine kan kusturan
Halkların silahı!
Kendimi yivle set arasında dönen,
Ve döne döne düşmanın ciğerlerini dağlayan
Kızıl kurşunlarda hissediyorum.

Toroslardan geçiyoruz.
İnce Memedi düşünüyorum.
Kel Abdi’yi,
Memedin gün batmadan
Anafartaları aşan kanatlı atını,
Hatçe’ye olan aşkını...

Sonra,
Sonra, sen geliyorsun aklıma,
Seni düşünüyorum Gulasor!
Al yanağını,
Bal dudağını
Zülüf saçını,
O minicik yüreğini düşünüyorum.

Bildiğin tek Kürtçe cümle geliyor aklıma:
“ Ez buka Kurmancanım “
İçin için gülüyorum...

Uyumuşum, çok kısa bir süre,
Şimdi buradayım...
Anandan aldım haberi, yakalamışlar seni.
İçim buruk, yüreğim çok daha katı.
Üzülmedim diyemem, üzüldüm.
Ama, yanıp yıkılmadım...

Bilmem, biliyor musun?
Düşman zindanda yenilmez diye düşünme hiç,
Hatırla İbrahim’i,
Mehmet Zeki’yi,
Orhan’ı!

Daha kurumadı
Cihan’ımızın kanı
Haykır sancağımızdaki kızıl şiarı!
Açıktan olmasa bile,
İçten içe:
“Gerillalar Ölmez, Yaşasın Halk Savaşı!
“ Sana diyeceğim şu ki:
Sen olmasan da, olur.
Ama, Olmanı istiyorum Gulasor

Hasan Hakkı Erdoğan

Biji DİVA

Ölüm yerine çözüm

26 Eylül 2008 Cuma

Yerine Sevemem


Senden uzakta hep bir şeyler eksik
Gönlümde derman yok inan bi nefeslik
Ne bir avuntu nede biraz ümit
Ne yaptın bana, nedir bu sessizlik

İçimde bir şey acıyor sen gelince aklıma herşeyim
Yerine sevemem, yerine sevemem
Razıyım yapayanlız tükensin yıllarıM ama
Yerine sevemem, yerine sevemem
Olmuyor, denedim, yine de yerine sevemedim herşeyim

24 Eylül 2008 Çarşamba

21 Eylül 2008 Pazar

Aile Şerefi - Yeşilçam

Aile Şerefi... Sene 1976... Yeşilçam'ın en verimli dönemleri. Oyuncuların tümü içimizden kopup gelmiş hepsi bizden biri. Samimiyetleri, dayanışmaları, sevimlilikleri o dönemleri her zaman içten tebessümlerle bize  hatırlatırcasına sıkılmadan, usanmadan tekrar tekrar izlememize neden olan yegane güzellikler. Hepsinin o güzelim gülüşlerine, o emeklerine kocaman teşekkürler...

Münir Özkul (Rıza), Adile Naşit (Adile), Itır Esen (Zeynep), Mahmut Cevher (Selim), Mahmut Hekimoğlu (Hasan), Şevket Altuğ (Zihni), Ayşen Gruda (Ayşe)

12 Eylül 2008 Cuma

Cırcır Böceği

Cırcır Böceği. Yeni iş yerimdeki lakabım. Yanlış anlaşılmasın sesimin çok çıkmasından değil aksine sessiz oluşumdan takmışlar bu lakabı. Sesim soluğum hiç çıkmıyomuş, benden önce benim görevimde yeralanların yanında varlığım bile hissedilmiyormuş. Varsın öyle olsun. Adım cırcır böceği olsun. Ama nedeni yanlış anlaşılmasın yeter ki. Amacım gizemli olmak esrarcengiz takılmak değil. Bu bir huy veya alışkanlıkta değil. Bunun nedeni tamamiyle bir tercih sebebi. Bugüne kadar olan çalışma hayatımda edindiğim en önemli tecrübenin dışavurumu sadece. Tabi bi de insanlara olan genel güvensizliğimin sonucu. Çok konuşarak çok paylaşarak yapabileceğim hataların önünü alma gayreti belki de. Yaşamı boyunca yanlışları doğrularından fazla biri olarak en azından yapabileceğim en doğru şeyin bu olduğu ortadayken varsın adım Cırcır Böceği olarak kalsın...

11 Eylül 2008 Perşembe

OnİkiPunto

Shaktar maçı sonrası kapalıdan ebedi dostum erdemle yine 112 ile eve dönüş yolunda laflıyoduk. Otobüs yolculuğu boyunca hemen hemen her konu da fikir alışverişinde bulunmak artık klasikleşmiş bi hal aldı ki ben bu durumdan son derece memnunum. Neyse lafı fazla uzatmadan dostumun yolda önerdiği bir siteden bahsetmek istiyorum. Sitenin adı onikipunto diğer bir deyişle büyütülmemesi gereken yazılar. İçeriği ise sizin bizim gibi sıradan insanların hayatın her alanında her konusunda yazdığı denemeler, şiirler, makaleler vs. İlk söylendiğinde benim gibi kendi çöplüğünde bişiler karalayanlar için pek bir şey ifade etmicekse de yine de girip bi göz atmanızı tavsiye ederim. En azından ortak bir payda içerisinde bişiler yapmak, fikir ve yorum alışverişinde bulunmak için iyi bir başlangıç noktası. Site şuan deneme aşamasında. Ama eminim yakın zamanda tam olarak rayına oturup amacına hizmet etmeye başlıyacaktır. Ne de olsa siyasi veya sosyal olsun hepimizin söyleyeceği, yazacağı bişiler muhakkak vardır. Ben üyeliğimi gerçekleştirdim ve dilimin döndüğü elimin vardığı konularda onikipunto içerisinde paylaşmayı düşünüyorum.

10 Eylül 2008 Çarşamba

7 Eylül 2008 Pazar

Efsaneler #4 -George Best

"In 1969 I gave up women and alcohol.
It was the worst 20 minutes of my life."

6 Eylül 2008 Cumartesi

Hayat "BİTTİ" Yazmadan

Hayat bir film. Zaman zaman güzel olan herşeyi teğet geçtiğimiz, karşımıza çıkan ufak mutluluklarla koca koca hayaller kurduğumuz sonunda ise gözlerimizi açtığımız da hiçbir şey hatırlamadan yüzümüzde oluşan bir tebessüm.
Hepimiz kendi filmimizin baş aktörü, diğerlerinin filminde birer figüran gibiyiz. Bazılarımızın ki popüler bazılarımızın ki sıradan.
Bir film düşünün; baş aktörü hayatı sıradan olan, tipik bir erkek karakter. Hayata olumsuzluklarla bakan ama aynı zamanda ufak mutlulukların, paylaşımların peşinde koşan, hayal kurmayı seven ama gerçekten kopmamaya çalışan, sıradan hayatına renk katmaya çalışan biri. Fotoğraflarda gülmeyen ama gülen portleri yakalamayı seven biri. Ama ne olursa olsun olumsuzlukları kaderi olarak gören ve hayatına bu şekilde yön veren, hayatına yön verirken belki de asıl mutluluğu hep teğet geçen biri.
Peki koca senaryoda her sayfa birbirinin aynı mı? Aynı ise biz filmin neresindeyiz? Başında mı, ortasında mı yoksa sonunda mı? Başında olmak için çok geç gibime geliyor. Ortasında isek bir an önce sona yaklaşmak isterim. Sonu mutlu mu bitecek merak ederim hep. Peki tam aksi olursa. Peki film kötü bir şekilde bitiyorsa. Öyle biteceğini düşünmüyorum. Çünki bu hayatın içindeki her filmin sonunda tek bir gerçek, tek bir son vardır. Artık filmin ne kadar süreceği, nasıl devam edeceği, mutlu mu veya kötü mü biteceği ile değil sonuyla ilgileniyorum. Son kare de "BİTTİ" yazmasını bekliyorum.
Ama sonu beklerken senaryonun değişmesini istiyorum. Baştan olmasa da kaldığı yerden en azından. Senaryoya artık bir figüranın değil bir yardımcı oyuncunun eklenmesini istiyorum. Onunla herşeye göğüs germek, onunla birlikte gülmek ve mutlu olmak istiyorum.
Ne dersiniz çok mu şey istiyorum? Sizce senaryoyu değiştirmek için çok mu geç?

2 Eylül 2008 Salı

Dinamo Mesken

Hikâye, o yılların fırtına gibi esen demir perde takımı Dina­mo Kiev’in Bursaspor’la yaptığı maçlarla başlıyor. Hayatı pay­laşarak yaşamayı şiar edinen muhit insanları için maçlar dö­nüm noktası olmuş. 1971′de memleket meselelerinin çözüm­lenmeye çalışıldığı mahalle kıraathanesinde büyük ağabeyler toplanır ve politika yerine spor yaparak Bursa’ya açılma kararı alınır. Kulübün adıysa kendiliğinden ortaya çıkmıştır, kâğıt üzerinde tescillenebildiği şekliyle Ertuğrulgazi Gençlik ve Spor Kulübü ve fakat taraftarlarının gönlündeki adıyla Dinamo Mes­ken…
Kaynak: Aktüel
Erkan Can, o dönem takımın maskotu. Amigoluk yapıyor. Tribünlerden aldığı ilhamla sahneye transfer olmuş. Takımın eski kalecisi Kamyon Vedat, “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar” filminde Erkan Can’a oyuncu koçluğu da yap­mış.

Devrimci Futbol Takımımız …
Türk futboluna siyasi müdahaleler yıllardan beri tartışma konusu… Ancak bugüne kadar bir kulübün kapatıldığına, üs­telik “politik faaliyetler” gerekçesiyle kapatıldığına tanık olma­mıştık. En azından tanık olmadığımızı düşünüyorduk. Ta ki Bursa’nın adından dolayı kapatılmış amatör futbol kulübü Di­namo Mesken’le tanışıncaya kadar. Dinamo Mesken ilk bakışta adından anlaşılacağı üzere “solcu” ve “yerli” olmanın bahtsızlı­ğına kurban gitmiş ama aslında harcanmış bir kaderi var. Zira Dev - Genç’lilerle ülkücülerin birlikte oynayabileceği kadar si­yasete uzak, delikanlıları “kör siyasetin tehlikelerinden” uzak­laştırma ülküsüne aracı olacak kadar da spora yakındı sadece. Ne var ki, büyük acılar ve travmalar yaşayan bir ülkenin yazgı­sından onlar da nasiplerini aldılar ve hala sindiremedikleri bir tarzda yargılanıp, “isminden dolayı kapatılmış ilk futbol kulü­bü” olarak, talihsiz isimlerini Türk futbol tarihine solgun harflerle yazdırdılar.

Ülkücü “Dinamolu”
80 döneminde Türkiye’nin biraz da mimlenmiş mahallele­rine gözdağı vermek isteyenlerin hışmına uğrayan gençlerin hikâyesi bu. Kulüp yöneticileri bile 20 - 25 yaşlarında. Beraat eden takımdan kimse hapis cezası almadığı için belki şanslılar. Ancak bugün mahallede yaşayanlar dağılan takımlarını bir da­ha toparlayamadıkları İçin üzgün ve kapılarına mühür vurul­duğu için hâlâ kızgınlar. Gerçekten de onlar kendilerini ceza­landıran askeri yönetimin iddia ettiğinin tersine her ideoloji­den insanla barışıktılar.

Kulübün eski oyuncularından olan ve 1993 -1995 yılları arasında MHP Yıldırım İlçe Başkanlığı da ya­pan Osman Yağcı’nın da dediği gibi “Tunç hocamız maçlardan önce soyunma odasında bizlere ‘Arkadaşlar Mesken’i mahcup etmeyelim, halkımıza saygılı olalım, milliyetçi olalım, futbolu izletelim’ derdi. Siyasi konuşmalar hiç olmadı. Sağcı olduğum için baskı olmadı. Futbola Mesken’de başladım, Mesken’de bı­raktım. Anlayamıyorum. Sadece spor yapan bir kulübü kapat­manın ne anlamı var.” Ama Bursa’nın varoşlarında yaşama sa­vaşı veren bu insanlar kesinlikle yanlış anlaşıldıklarını düşün­müyorlardı. Birileri onları işlerine geldiği gibi anlamışlardı. On­lar çağırmadan kendilerini bulduk ve olanları anlamak için her şeyin başladığı güne ve yere doğru yola koyulduk. Bugüne kadar açılmamış olan bu konuyu takımın amigosu Erkan Can’ın ve yargılanmış, işkence görmüş Dinamo Meskenli arkadaşlarının ağzından öğrenmeye çalıştık.

Mimli mahallenin dinamosu
Hikâye, o yılların fırtına gibi esen demir perde takımı Dina­mo Kiev’in Bursaspor’la yaptığı maçlarla başlıyor. Hayatı pay­laşarak yaşamayı şiar edinen muhit insanları için maçlar dö­nüm noktası olmuş. 1971′de memleket meselelerinin çözüm­lenmeye çalışıldığı mahalle kıraathanesinde büyük ağabeyler toplanır ve politika yerine spor yaparak Bursa’ya açılma kararı alınır. Kulübün adıysa kendiliğinden ortaya çıkmıştır, kâğıt üzerinde tescillenebildiği şekliyle Ertuğrulgazi Gençlik ve Spor Kulübü ve fakat taraftarlarının gönlündeki adıyla Dinamo Mes­ken…

Kulüpte siyasi faaliyet yapılmasına yönetim kurulu hiçbir zaman izin vermemiş. Ancak solculuklarından gelen dayanış­ma kültürüyle beklenmedik sonuçlar almaya başlayan takım “kurtarılmış mahallesi”nin adını duyurmaya başladıkça birileri için can sıkıcı olmaya başlamış. Bu baskılar askeri yönetimin Eylül 1981′de kulübü kapatmasıyla son buluyor. Kulübün ka­patıldığı günü yaşayanlardan dönemin yöneticisi Ali Nihat Irkörücü, “Kapatılma gerekçeleri sudan gerekçelerdi” diyor ve şöyle devam ediyor: “Şöyle bir kılıf bulmuşlardı. O gün bir ar­kadaşımız emniyetten izinli olarak esnaftan her zamanki ruti­ne uygun şekilde para toplamaya çıkmıştı. Güya haraç topladı ğımız yönünde İhbar alınmış. Arkadaşımızı po­lis gözetimine, nezarete almışlar. Kapatılmasaydı 7 - 8 tane profesyonel olabilecek oyun­cumuz vardı. Örneğin Kamil Torun kurtuldu. Onu darbe öncesi bir takıma eşofman karşılı­ğında sattık. Maddi durumumuz öyleydi. Ka­mil daha sonra Ankara Demİrspor formasıyla 2. ligde de oynadı. Gerçekten kulübün hiç yap­madığı bir şey varsa o da siyasetti. Yargılandık. Beraat ettik ama federe olma hakkımızı kay­bettik. Masum olduğumuz halde itham edilmiş olmamız bile yeterli bir ceza. İçlerinden bir tek ben 1989 senesinden sonra yasal bir parti olan SHP’den siyasete atıldım. Bunda ya­şadıklarımızın da payı var.” Irkörücü hala CHP Yıldırım Merkez İlçe Başkanlığı yapıyor.

Çok şeyler bağlanmış takıma, tabii en başta umut. Çok şeylerini kaybedenler olmuş takımı ayakta tutabilmek İçin. 1980′e kadar bile rahat edememişler. Onları sindirmek için karşı dü­şünceden insanlar yerleştirilmiş mahallelerine. 1976′da Kemalpaşaspor’la yapılan bir maçta “Moskova dışarı” sloganlarıyla ıslıklanmışlar. Eski yönetici Hasan Gürses, “Devamlı emniyet baskısı altındaydık. Haftada bir örgütlenme var mı diye kontrol yapılıyordu” diyor. “Büyük pa­ralar harcadık. Babamın emekli parasının yarı­sını kulübe yatırdım. Kardeşimle kavga ettik. Kapatıldığı gün minibüs tutmak için toplanan paraları sayıyordum. Lokali bastılar. Masadaki paralarla birlikte her şeye el koydular.”"Hangi örgüttensin, silahlar nerede?”

Takım, deplasman masrafları için kapı, kapı para toplamak zorunda kalmış. Ancak bunu bir türlü anlatamamışlar. Tutuklanma gününü, “Paraları sayarken hepimizi siyasi şubeye gö­türdüler. İki gün boyunca dayak yedik, kapanış da öyle oldu” diyerek açıklıyor, Avanta Kemal. Bütün baskılara karşın, elbette ki bu kadarını beklemiyorlarmış. İşin garip tarafı bir süre ku­lübün yeniden açılabileceğine inanmışlar.Emniyetteki sorular hep ters köşeden. Cengiz’e yöneltilen soru “hangi örgüttensin sİlahları nerden temin ediyorsun?” Bugün o sorulara bir cevabı var Tunç hocanın: “Bize saldıran in­sanlardan daha milliyetçi insanları yetiştirdik biz. Erkan Can gibi birini çıkardık. Gözlerim yaşarıyor şimdi, o kulübü kapatmak devlete hiç yakışmazdı.”

Erkan Can, o dönem takımın maskotu. Amigoluk yapıyor. Tribünlerden aldığı ilhamla sahneye transfer olmuş. Takımın eski kalecisi Kamyon Vedat, “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar” filminde Erkan Can’a oyuncu koçluğu da yap­mış. Onu anlatırken “Kendisine amigo demez­di Erkan. Seyirci organizatörü derdi. Ne oldu­ğunu anlayamadığımız marşlarla tribünü ateş­lerdi. Rakip taraftarları şok ederdi” diyor. Ta­kımla ilgili söylediği şeylerse diğerleriyle aynı: “Arkadaşlarımızın katiyen politik bir misyonu yoktu.”Formaya aşıktık biz O günlerden unutmak İstedikleri şeyler de var. Kahvehaneye huzursuzluk çöküyor. Takım kaptanı Fahrettin bu noktada yapıştırıyor ceva­bını “Siz yoksa devre arasında Çav Bella’yı mı okuduğumuzu sanmıştınız.” “Sahada kendini devrimci gibi mi hissediyordun, futbolcu gibi mi?” diye sorduğumuz 10 numara Arnavut Özcan’dan da bir şey çıkmayınca; takımın büyüklerinden Ertuğrul Kanşay karışıyor söze; “Bizim Dinamo’muz, yalnızca sahadaki dinamizmimizdi. Mesken, sol kesimin olduğu bir mahalleydi. Kapatma nedeni bu. Bilmem anlatabiliyor muyum?” Özcan Selamet takımın hücuma dönük orta saha oyuncusu, kaldığı yerden devam ediyor. “Formaya âşıktık biz. Forma almaya gücümüz, olmadığı için herkes fanilasıyla gelirdi. Arkalarına numara yapıştırırdık. Maçımız 11.00′deyken sabahın 05.00′İnde, karanlıkta kulüpte beklediğimizi biliyorum. Böyle bir ruhtu bizi birbirimize bağlayan”. Arnavut, bir süre daha oynadığından, futbolu Mesken’de bırakan ar­kadaşlarının psikolojisini en iyi anlatabilecek isim. Arkadaşlarının kaderini yorumlarken “Futbol bir tutku. Oynadığım için söylüyorum devam edememek çok acı. Ben, kulüp kapanmadan önce başka bir takıma geçtim, orday­ken bile Meskenlilerle idmana çıkardım. Böyle bir ruhumuz vardı.” Özcan Selamet, bugün halâ “militan” değil ve Cavit Çağlar’ın mutemetlğini yapıyor.

Bahis “Ruh”tan açılınca konuşanların hevesi yükseliyor; başka kulüpten bonservisini cebinden ödeyerek gelen Bülent ve evliliğinin ikinci günü kupa maçına çıkan İbrahim Aksal gibi. “İkinci gün Tunç Hocam geldi, kupa maçımız var, gelirmisin, dedi. Tereddüt etmedim. Eşofmanlarımı giyindim, çıktım. 0 gün kupayı kazandık. Unutamıyorum. Çok farklı bir duy­guydu”Top bir daha santraya dönemedi Duygulara hasımlık edenler, Dinamo’yla yetinmemişler. Semtin Dinamo türevi kurulan diğer takımları Ortabağlar ve Teleferik Kartalspor da aynı akıbeti yaşamış. Ortabağlar’ın yö­neticisi berber Enver Ünal’ın yüzüne karşı, “Biz bu mahallenin siyasi kimliğini biliyoruz. Kulü­bü neden kapattığımızı da herkes bilsin” denilmiş .”Varsayımlar üzerinden hareket edenler, gelip şu insanlara bir baksa kendilerinden utanacak. Hepsi beraat etmiştir ve bugün Mesken’de İtibar göre­rek dolaşırlar.” Oyuncu olanlarının İçindeyse yargılanmış bir tek İsmail Güzeltürk bulunuyor. Sahadaki pozisyonu “sağ bek”. İronik bir rastlantı. Yaşananlardan çıkarılacak dersler basit. 1981′de başına bü­yük belalar almış küçük bir takım kapatılmadı. Hayatında hiç karakola gitmemiş olanlar kapatılma kararının ardından gözal­tında işkence gördüler. Top bir daha santraya dönemedi. Kapatılmasa memlekete “zararı” ne olurdu bilinmez. Ancak ku­lüplerin günümüzde yetiştirdiği gençleri düşündüğümüzde söylenecekleri toparlıyor Kenan Demir “Gençlerimize borçlu­yuz. Yarım kalmış işlevimizi tamamlamalıyız. Türkiye bizden başka acılar da yaşadı. Ama kulübümüz bugün açık olsa ve Mesken’de yaşasaydı Ogün Samast katil değil, belki de o katile tavır koyan bir sporcu olabilirdi.”



Erkan Can’ la Söyleşi
80 döneminde gençlik yıllarınızın geçtiği Bursa’da siyasi gerekçelerle kapatılmış bir kulübünüzün olduğunu söylediniz. Nedir bu Dinamo? Bu bir espri miydi? Eğer doğ­ruysa bu bir ilk. Neydi Mesken’in öyküsü?
80’li yıllar, amatör takımlar devri. 22 ya­şındaydım. O zamanlar yeni yeni ucuz mes­kenler kuruluyordu Bursa’da. Top oynayacak yerimiz çoktu. Daha sonra mahallenin altına eğitim enstitüsü açılınca oradan öğrenci ağabeylerimiz geldi. Mahalleli de onlarla be­raber kulüpte takılmaya başladı, solcu oldu. Kulüp orada doğdu. Takımın adını Dinamo Mesken koydular. Daha sonra futbol falan bitti. Kimse arkasını sormadı, açılmadı.

Sizin o yıllarda kalecilik de yaptığınız söy­leniyor. Kaleci, argoda parasız anlamında kullanılır. Nasılsın diye sorduklarında “Schumacher gibiyim” diyormussunuz. Ama sanırım siz takımın amigosuydunuz…
Kalecilik yapmadım. O benim jargonum. Nasılsın diyorlar, kaleciyim diyorum. Bekliyo­ruz, para yok, pul yok, kaleci durumu da ora­dan gelir. O benim otuz yıldır söylediğim bir durumdur yani. Amigoluk yaptım tabii ki.

Nasıl bağırttırıyordunuz tribünleri?
Dinamo’nun gençleri, bir elinde şişe, sa­atlerce neşe! Dinamo’nun gençleri birçok menekşe!

Mahalle benimsiyor muydu Dinamo Mesken’i?
Tabi canım, gurur duyardık! Tomas Or­hanlar, Yakalı Mehmetler, Komando Musta­falar, Avanta Kemaller, Ertuğrul Kanşay. Bu abiler bilirler bunları.

Sizin de lakabınız var mıydı?
Sarı! Benim lakabım san’dır. Adımı bil­mem. Eskiden daha da sarıydım, sapsarıy­dım. Kill Bill!

Peki derdiniz neydi, mahalleyi Moskova’ya bağlamak gibi bir niyetiniz mi vardı?
(Gülüşmeler) Yoo… Zaten solcu bir ma­hallede büyüdüğümüz için takımın adı da böyle olacaktı. Çok normaldi bu.

Anladığım kadarıyla darbe öncesi mahalleler kendi kulüplerini kalkındırabiliyordu ama sonra her şey için para gerekti. Bu arada o yardımlaşma durumu da darbeyle birlikte gitti.
Evet, başka bir şeyler lazımdı, yetmedi. “Satıyorlar oğlum” diyor, Rafet El Roman’ın filmde oynadığı karakter. Dar Alanda Kısa Paslaşmalar, her şeyi anlatıyor bence. Zaten hikâyesi de Akyazı Akınspor’dur. Bİz onu Bursa hikayeleriyle harmanladık. Bursa’da çekildi film.Bursa’nın spor camiasının eskilerinden birkaç kişiyi aradık. Dinamo Mesken’in varlığıyla ilgili sorular sorduk.

Sağ cenahın eskilerinden biri sizin bunu abarttığınızı…
Sağdan yürüsün, saçak altından, cüzdan bulur belki!

Hayat futbola fena halde benzer diye bir sloganı var filmin. Dinamo Mesken’in hi­kâyesine baktığımızda görüyoruz, futbol da siyasete benziyor. Şu anda da Çarşı gru­bunun müdavimi olduğu bir mekândayız. Futbolu ve siyaseti birlikte nasıl yorumlu­yorsunuz?
Stratejidir. Programdır; koçluk işidir, ka­fana göre oynayamazsın. Futbolun da haya­tın içindeki gibi bir ahlakı var. Tek başına yapılabilen bir şey değildir. “Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine.” Ha­yatı sürdürebilmek için dört doğru pas yüz­de 90 goldür. Siyasette de böyle. Çarşı’yı da seviyorum tabi. İyi bir tribünü var.

Dar Alanda Kısa Paslaşmalar’da siz kaleci Torba Suat’ı canlandırdınız. Karakterin si­zin üzerinize yazıldığı söylenir. Dinamo Mesken’den esinlenildi mi filmde?
Yok, ama bunları anlatmıştım, etkisi ol­muştur yani.
Alıntıdır. Beleştepe saolsun

31 Ağustos 2008 Pazar

Bu SEVDA BİTMEZ

Geçen sezon büyük bir üzüntüyle son maçı izlemeye gitmiştim İnönü'ye. Stad yıkılıcaktı ve biz Olimpiyat yollarında çile dolu yolculuklara çıkıcaktık. Biliyorum herkes bir ağızdan BEŞİKTAŞ için bütün dertlere katlanılır bütün çileler çekilir diye bana söyleniyordur. Ama zaten bu yönetimle bu kapalı tribün kaosu bu istikrarsızlıkla zaten yeterince çile çekiyoruz. İçimizde ki bu anlatılmayacak aşk ile karşı geliyoruz bütün zorluklara. Ama düşünün bi kere. Burası İnönü. Burası bizim evimiz. Kapasitesi azmış, daha çok para kazandırabilirmiş gibi saçmalıklar yüzünden zaten bu hallere gelmişken bi de evimizden, maç öncesi Büyük Beşiktaş Çarşı'sı önündeki buluşmalarımızdan ordan stada giderken yaptığımız tezahüratlarımızdan uzun süre ayrı kalacağımızı birbirimize iyice yabancılaşacağımızı düşündükçe duruma kızmamak elimde değildi. Bende bu kızgınlığımı bir tepki olarak kombine almamaya karar vermiştim. Ama dayanamadım. Bir maç bile ayrı kalmak bedenimden koca bir parça koparılmış gibi acı verdi bana. Bir maç bana yetti anlicanız. Kombine satış tarihleri uzatıldı ve ben hemen ilk gün kapalı kombinem için gerekli herşeyi hazırladım. Bir maç daha olmicam stadda ama bütün sezon boyunca tezahüratlarımla, herşeyimle acısını çıkarıcam. Size tavsiyem sizde bu güzellikten, sevdadan mahrum kalmayın bir kombine kart alın.

28 Ağustos 2008 Perşembe

Metallica Konseri - 27 Temmuz 2008

Konserle ilgili görüntüleri burdan indirebilirsiniz. En azından gidemeyen yazık kitleye bi kıyağımız olsun dimi.

26 Ağustos 2008 Salı

Okuyarak Öğrendik

Saolsun KADIKÖY TAYFASI

Off be dünya varmış demek geliyor içimden şuan. Hem de en kocamanından. Uzun zamandır sıkıntı ettiğim dert ettiğim herşeyin aslında bi yanılsamadan ibaret oldugunu anlamak içimi tarif edilemez hoş duygularla kapladı. Evet. İnanılması zor ama gerçek. Bu iğrenç hayatın bana sunduğu bütün olumsuzluklara göğüs gerebilmemi sağlayan gerçeklerle tekrar buluşmak, onlarla olduğum gibi içimden geldiği gibi konuşup paylaşmak beni kimsenin anlayamayacağı kadar mutlu etti. O güzellikler ki gecenin bu saatine kadar bana gerçekleri en tatlı ve en güzel dille tekrar hatırlattı. O güzellikler ki bunları yaparken benden ne bir karşılık bekledi ne de anlayış.
Evet. Ben doğruları kadar yanlışları da içinde barındıran sıradan bir insanım. Ama herkese göre bir farkla. Ben gerçekten en samimi en içten arkadaşlara dostlara sahibim. Herkesin kolay kolay elde edemiyeceği ve anlayamayacağı dostlara. Saolsunlar tekrardan. Bana ne kaybettiğimi değil ne kazandığımı gösteren dostlar ve saolsunlar tekrardan benim ne kadar değerli olduğumu hissettiren dostlar..

22 Ağustos 2008 Cuma

Gmail boşkene...

Gelen Kutusu : Yeni ileti yok! Okumak için bir şeyler arıyorsanız her zaman Google News var.
Gönderilmiş postalar : Gönderilmiş ileti yok! Şimdi bir tane gönderin!
Tüm Postalar : Hiç postanız yok! Sunucularımız sevilmediklerini düşünüyorlar.
Spam : Yaşasın, burada hiç spam yok!
Çöp Kutusu : Çöp Kutusu’nda ileti dizisi yok. 2000 MB'tan fazla saklama alanı varken iletileri silmeye gerek yok ki!

E=mc2

Uzun zamandır ilk defa sakin ve tek başımayım. Aslında düşününce yazacak çok şeyde bulamıyorum. Ama içimde dışa vurulması gereken bişilerin varlığını da hissetmiyor değilim. Sanki bütün kelimelerim tükenmiş ve ben cümle kurmakta zorlanıyorum. Sanki herşeye küsmüş bir çocuk gibi köşeme çekilmiş içten içe kendime acıyorum. Bunu kimseye hissettirmeden kimseden yardım dilemeden çözmek istiyorum. Ama olmuyor, olamıyor. Hayata küsmenin zamanı değil diyorum bi yandan, bi yandan zaman dursun akmasın istiyorum. Çok şey istiyorum her zamanki gibi. Biliyorum. Ama yine biliyorum ki beni bilen bilir. Göründüğü kadar güçlü olmayan en ufak hezeyanda içinde depremler yaşayan ve kolay kolay bir daha kendini toparlayamayan biriyim. Güçlü görünmek için herşeyi göze alan ama başkaları için ufacık önemsiz bir şeyde bütün güçsüzlüğünü, dengesizliğini ve çocukça duygularını açığa vuran biriyim. Elimde olmadan yapıyorum bunu. En samimi en gerçekçi şekliyle. Ve aynı zamanda en anlaşılmaz haliyle.

20 Ağustos 2008 Çarşamba

Girdap

İçim yine bi garip. Aynı eski zamanlardaki gibi. Herkesinkinden farklı. Eğlenceli değil. Hüzün verici. Kışkırtıcı. Aynı kara gökte patlayan bir şimşek gibi. Göz alıcı. Korkutucu. Her zaman kaçtığım ama hayatın beni içine çeken girdabı gibi karşı konulmaz. Sanırım benim kaderim benim alınyazım. Girdabın içine düşmek ve hep bir çıkış yolu aramak. Ararken bulamamak ve daha fazla isyan etmek. İsyan ettikçe elindekini kaybetmek.
Peki tek suçlu böyle hissetiğim için ben miyim? Bana böyle hissettirenlerin hiç mi suçu günahı yok. Onlar hep mi kazanan bense kaybeden olmak zorundayım. Kaybetmek sadece benim gibilerin mi hakkı sadece. Bilmiyorum. Aslında hiç mi düşünmek istemiyorum. Beni düşünmeye sevk eden herşeyden nefret ediyorum. Kaçıyorum. Ama sonuç hep aynı. Kaybolan ben ve benim güzel zamanlarım.