19 Şubat 2013 Salı
AMORPHIS / My Kantele
Hayatımda gittiğim ilk rock & metal konseriydi Amorphis'in 2002 ilkbaharındaki konseri.. Spica'daydı.. Sonrasında kapandı o mekan.. Yıllaaarr yıllaarrr.......
18 Şubat 2013 Pazartesi
Dream Theater ve 2002 yılından bu yana girdikleri kısır döngü
Şimdiiiiii..........
Dream Theater ilk albümünü ben henüz 4 yaşındayken :) 1989 yılında çıkarmış.
Bu grup 24.yaşında 13.albümünü çıkaracak. Engin Dream Theater bilgilerim beni yanıltmıyorsa en son 2 seneden uzun arayı "Six Degrees of Inner Turbulence" albümünden önce vermişlerdi. 1999-2002 yılları arası 3 yıllık bir araları olmuştu albüm yapmadan..
Ve bu grup ne yazık ki 2002 yılından bu yana BOK varmış gibi "bir sene albüm, bir sene turne" gibi bir APTAL döngüyle gidiyor!
Grubun efsanevi ex-davulcusu, idolüm olan, davula başlama sebebim Mike Portnoy "hadi beyler, biraz ara verelim. Bu kadar sık albüm çıkarmayalım." dediğinde diğer tüm üyeler adama sırt çevirdiler ve resmen "naparsan yap, istersen git, ama bu albüm yapılacak!" deyip A Dramatic Turn Of Events albümünü 2011 yılına sıkıştırdılar, Mike Portnoy'suz.. O artık yok!
2013'teyiz.. Amacını anlayamadığım bir şekilde adamlar otomatiğe bağlamış gibi albüm çıkaracaklar tekrar ve tekrar... Bu ısrarları öyle basit şeylerle açıklanacak gibi değil kanımca..
- 50'li yaşlar ve yaşlandıkça gözlerini bürüyen PARA HIRSI?
- Müzik şirketi'nden gelen BASKI?
- En kötüsü ise en basit haliyle KENDİNİ BİLMEZLİK Mİ???
Bu anlamsız ısrarları, bu saçma tekrarları DREAM THEATER'a 2002 yılından bu yana çook şey kaybettirdi. Mike Portnoy'u kaybettirdi. Yaratıcılıklarını kaybettirdi. Ama en önemlisi müzikal anlamda KALİTE ve fan bazında KİTLE kaybettirdi...
Yani; nicelikteki bu abes ısrarları, niteliklerine olumsuz yansıdı. Niteliklerini kaybettiler. Kendilerini kaybettiler.
Sıçar gibi albüm üretmek, stüdyoya girip albüm yapmak Dream Theater'a yakışmadı, yakışmayacak...
Benim için Dream Theater 2002 yılından sonra her geçen albüm biraz daha BİTTİ.
1999 yılında tam 14 yaşımdayken müzik zevkimi 180 derece değiştiren, müzikte orijinali, ritmi, kaliteyi, edebiyatı, duygusallığı aramama neden olan Dream Theater'ın bu şekilde eriyip gitmesi, ısrarlı bir şekilde kan kaybetmeye devam etmesi çok üzücü.....
26 Ekim 2011 Çarşamba
Bir Ayıp Daha

19 Ekim 2009 Pazartesi
Bir Şarkısın Sen

'' İstanbul'un Beşiktaş semtinde 80'li yılların sonu 90'lı yılların başında şöyle bir efsane dolaşırdı. İnönü Stadı'nın sol kanadından Alan Walsh isimli Süleyman Seba'nın askerlik arkadaşı olduğu söylenen yaşlıca bir futbolcu topu getirir ve öyle adrese teslim bir orta yaparmış ki, Metin, Ali, Feyyaz üçlüsünden hangisi ceza sahasındaysa hiç hareket etmez, Walsh'ün gönderdiği top onların kafasına çarpıp kaleye girermiş. Beşiktaş bu efsane ve 4-4-2 sisteminin Türkiye'de gelmiş geçmiş en iyi uygulayıcılarından birisi olan takımla Türkiye'de üst üste 3 sene şampiyon oldu. Recep, Kadir, Ulvi, Gökhan efsane geri dörtlüsü, Walsh, Şifo, Mehmet, Rıza, Wilson'dan (daha sonraları Zeki ve zaman zaman sarı fırtına Metin) oluşan orta dörtlü ve değişmeli olarak Metin-Ali-Feyyaz ikilisinin sürüklediği takım arka arkaya 3 sene Türkiye Ligi'nin tozunu attı. Ancak o takımın en önemli eleştiri alan noktası Avrupa başarısının yokluğuydu. Ancak gözden kaçmaması gerekir ki o senelerde İngiliz sistemi sadece Beşiktaş'ta değil, İngiltere'de de Avrupa'nın 1 numaralı kupa başarısına ulaşamamıştı. 1990-1994 arası (ilk sene Heysel faciasının cezası da dahil) hiç bir İngiliz takımı Şampiyon Kulüpler Kupası'nı kazanamadı. O dönemin Beşiktaş takımının önemli özelliklerinde birisi de Fenerbahçe'ye karşı farklı skorlarla büyük üstünlük kurmasıdır. ''
1989/90
Engin, Recep, Gökhan, Kadir, Ulvi, Rıza, Şenol, Mehmet, Walsh, Halim, Zeki, İsmail, Turan, Saffet, Metin, Ali, Feyyaz
1990/91
Engin, K.Metin, Recep, Gökhan, Ulvi, Hamit, Kadir, Rıza, Mehmet, Şenol, Walsh, Turan, Mutlu, Halim, Wilson, Zeki, Metin, Ali, Feyyaz
1991/92
Bako, Recep, Gökhan, Kadir, Ulvi, Rıza, Hamit, Sergen, Şenol, Zeyer, Zeki, Turan, Halim, K.Metin, Mutlu, Mehmet, Ali, Feyyaz
8 Ekim 2009 Perşembe
20 Temmuz 2009 Pazartesi
7 Eylül 2008 Pazar
17 Temmuz 2008 Perşembe
Efsaneler #3 - Diego
'Biz futbolcular, sürekli üzerimizde çok baskı olduğundan yakınırız. Baskı, ancak evlerine beş peso getirip çocuklarını geçindiremeyen insanların üzerinde olur. Binlerce dolar alıp, sahaya çıkıp oynuyoruz ve ağzımızı açınca stresten bahsediyoruz… Stres bu ülkede, sabahın altısında kalkanlar içindir.'
28 Mayıs 2008 Çarşamba
Efsaneler #2 - Oleguer Presas Renom
Sanıyorum 50 yıl sonra tarih kitapları, 21'inci yüzyılın ilk bölümünün futbol anlayışından söz ederken "güzel oyun"un öncü temsilcisi Barcelona'ya önemli bir yer ayıracaklar. Gerek Ronaldinho, Eto'o ve Deco'lu ilk yıldızlar, gerekse Messi, Dos Santos ve Krkic'li ikinci jenerasyon, "Kazan, hangi yolla olursa olsun kazan" temalı diğer büyüklere meydan okuyarak mücadeleyi sürdürüyorlar. Oleguer de bu güzel oynamaya çalışan takımın önemli parçası, ama Barcelona'ya aidiyeti futbol becerisinden çok ideolojik sebeplere dayanıyor. 6 sezondur Barcelona'nın sağ bekinde görev yapan 27 yaşındaki solcu Oleguer, Katalunya milliyetçisi görüşleri nedeniyle İspanya Milli Takımı'nda hiç oynamadı. Hatta kaptanlığını yaptığı Katalunya Milli Takımı'nın, ABD ile yapacağı dostluk maçına izin vermeyen İspanya Futbol Federasyonu'nu da ağır bir dille eleştirmekten de geri kalmadı. Şubat 2007'de Bask dilinde yayın yapan Berria gazetesinde kaleme aldığı siyasi görüşleri, Barcelona Başkanı Laporta ve Teknik Direktör Rijkaard'ın tepkisini çekti, ayakkabı sponsoru Kelme anlaşmasını feshetti. Meslektaşları gibi lüks arabalara binmiyor, pahalı kıyafetler satın almaktan geri duruyor. Üniversitede ekonomi okudu ve entelektüel yönü ağır bastığı bir gün, okuldaki sınavını kaçırmamak için Barcelona idmanına gitmemiş, farklı bir karakter... Siyasi hamleleri nedeniyle kendisini eleştirenleri, görüşlerini anlamamakla, 2006'da çıkarttığı kitabını veya makalelerini okumamakla suçluyor. Barcelona'ya ve Katalunya'ya bağlılığı bir sporcu bağlılığının üzerinde... 26 Mayıs 2008 Pazartesi
Efsaneler #1 - Robbie Fowler
The Guardian'la 4 Eylül 2005'te yaptığı röportajda, neredeyse bütün Liverpool taraftarlarının içinde yaşayabileceği kadar gayrımenkule nasıl sahip olduğu sorulduğunda anlaşılmış, Robbie Fowler'ın sırrı... "Beckham, Rooney, Gerrard, Scholes, Cole, McManaman, Ferdinand... Hepimizin ortak bir yanı var: Çocukluğumuzun sosyal konutlarda, kısıtlı imkanlar içinde geçmesi. Belki de o futbol topunun peşinden bu kadar iyi koşabilmemizin nedeni de bu... Çocukken ona sahip olamamış olmamız " 9 Nisan 1975'te Liverpool'un aşağı mahallelerinden Toxteth'de doğmuş Robert Bernard "Robbie" Fowler. Annesi ve babası da, hatta onların babaları ve dedeleri de daha ziyade suç oranının yüksekliği ve eğitim seviyesinin düşüklüğü ile tanınan Toxteth'lilermiş. Fowler'ın UEFA Kupası'nda Brann Bergen'e attığı golden sonra formasının altında yazan "İşten çıkarılan Liverpool'lu 500 liman işçisine destek verin " mesajındaki kıymet bilirliğin nedeni, babasının gündelik işlerde çalışarak kardeşlerine bakmaya çalışması gerçeğinde gizli... Aslında Robbie ve 3 kardeşi gerçekte hiçbir zaman bir aile sahibi olamamışlar, çünkü bir dargın bir barışık yaşayan anne ve babası hiç evlenmemiş. 1993'te Anfield'a ilk kez çıkıp Lig Kupası'nda Fulham'a 5 gol birden atınca da, o sırada annesinin evinde kaldığı için sevincini sadece onunla paylaşabilmiş genç Robbie... 1 yıl sonra babasının da tribünde olduğu maçta Arsenal'e karşı 4 dakika 32 saniye içinde yaptığı hat-trickse halen Premier Lig tarihinin en hızlı üçlemesi olarak tarih kitaplarındaki yerini koruyor. 1994-1995 sezonunun başında henüz 19 yaşında iken Liverpool'la yaptığı 5 yıllık kontrat, onu İngiliz spor tarihinin en genç milyoneri yaptı. Sonraki 3 yıl boyunca her sezon 30'un üstünde gol atma başarısıyla yetinmedi Fowler, sempatik ve hassas tavırlarıyla da tek kanallı dönemin Avrupa'dan Futbol'unun da yıldızı olmayı sürdürdü. Gerek 24 Mart 1997'de Arsenal karşısında lehine verilen haksız penaltıyı bilerek kaleci Seaman'a nişanlaması, gerekse aynı sezon gol sevinci için kendisine koşan taraftarı korumak için polisin üstüne atlaması üzerine, KOP tribünleri, daha 20'li yaşlarında gelmiş geçmiş en büyük Liverpool efsanelerinden biri olan Fowler'a "saint" (aziz) unvanını verdi. "Aziz" Fowler, büyük dostu McManaman'la birlikte satın aldığı atlara, sırf yarış anlatıcılarına zorluk olsun diye "some horses" (bazı atlar) ve "another horse" (başka bir at) isimlerini verecek kadar zeki ve esprili bir adam... Kaydettiği bir gol sonrası orta sahaya doğru koşan hakemin ayağı takılıp düşünce, onun üstüne atlayıp hakemi de gol sevincine dahil edecek kadar da eğlenceli... Saha çizgilerinin beyaz tozunu burnuna çeker gibi yaparak Everton'lı uyuşturucu kullanan futbolculara mesaj vermeye kalkacak kadar cüretkar ama korner direğini mikrofon olarak kullanıp taraftarla şarkı söyleyerek golü kutlayacak kadar da sevimli... Kendisine soru soran bir paparazziye neden saldırdığı veya Chelsea'li Graeme Le Saux'ya neden hakaret ettiği sorulduğunda ise, "Hiç rol yapmadım" diyor Robbie... "Adanın en popüler ve en çok kazanan futbolcusu oldum, ama hâlâ Macca (Steve McManaman) ile birlikte yan komşunun bahçesinden elma çalmak istiyoruz. 30 yaşındayım, 3 kızım var, ama Toxteth'teki günlerimden hiçbir farkım yok". Zaten geçtiğimiz 25 Mayıs'ta Liverpool'un Milan'la oynadığı Şampiyonlar Ligi finali için İstanbul'a sessiz sedasız gelip, maçı herhangi biri gibi taraftarlarla birlikte tribünden izlemesi de anlatıyor her şeyi... Robbie, o günden beri bil ki, ben de, biz de, senin evinde yaşıyoruz!Uğur MELEKE
Milliyet 31 Ocak 2006/Salı



