18 Aralık 2008 Perşembe

.....

Zamansız Ölüme Mektuplar #3


ARKADAŞLARIMIN ÖLÜMÜNÜ İZLERKEN...
Bir sonbahar akşamıdır, yüreğim soğuk! Sarmış ruhumu ölüm korkusu… Adına iş denilen kumlama atölyesinde yazmışım adımı zamansız ölüm listesine. Gün be gün omuz omuza çalıştığım arkadaşlarımın ölümünü izlerken bir sancı düşer ruhuma, yüreğim buz kesilir korkudan. 24 Ekim’de yitirdiğimiz arkadaşım Hüseyin gelir aklıma, nemlenir gözlerim, yaş dökülür pınarından…

En son geçen sene duymuştu Hüseyin’in feryadını benim sahipsiz güzel ülkem. Demişti ki “Yarın ölümü beklemem için gönderecekler beni köyüme, ambulans masrafını kendim ödemem gerekirmiş”... Bu garibimin son mesajıydı ülkesini yönetenlere... Hüseyin’im çaresiz dönmüştü köyüne, beklemişti göç etmeyi ebediyette... Geçim sıkıntısı, çaresizlik, ölüm bekleyişinde huzur vermemişti kendisine. Bir Temmuz gününde, Temmuz sıcağında ansızın yüreği buz kesilivermişti, boğazı düğümlenmiş, yattığı yatakta öylece kalakalmıştı ve gözleri nemliydi, tıpkı bu akşamki gözlerim gibi…

RUHU BİR ISLIK UĞULTUSUYLA ALMIŞTI BEDENİNİ
Çaresizliğe, geçim sıkıntısına dayanamayan eşi tarafından terkedilmişti Hüseyin’im. Bacası dumansız yuvasında, baş ucunda iki evladıyla baş başa kalmıştı. Garibim ölmüştü, bedeni emanet kalmıştı orada. Hassas, duygusal bir emanetti O artık…

Sürekli gözlerini kaçırırdı yavrularından. Dayanamazdı, kıyamazdı ağlamaktan kan çanağına dönmüş gözleriyle yavrularına bakmaya. Üç ay sonra ruhu bir ıslık uğultusuyla almıştı bedenini, çocukları kalmıştı ortada, garibim sessizce gitmişti kendi gibi zamansız ölüme yakalanan amca oğlu kot işçisi Beytullah’ın yanına...

EN BÜYÜK ÖLÜM ÇARESİZLİKTİR
Anladım ki insan bedeninde can varken de ölebiliyormuş. En büyük ölüm çaresizliktir. En büyük ölüm çocuğunun istediğini alamamaktır. Eşimin dedesi bazen beni teselli etmeye çalışır, “İnsanoğlu yaşar ve ölür, hepimiz öleceğiz. Bu korkunun seni üzmesine izin vermemelisin” diyerek. Şimdi cevabını yazıyorum “Evet, dedeciğim, senin yaşında gitmek sadece kişinin hayatında değişikliktir. Ama, 25-30 yaşlarında zamansız ölüme gitmek sadece kişinin kendi hayatında değişiklik değildir. Kişinin sorumluluğundakilerin hayatında da değişikliklere yol açar ve onları geleceksiz, çaresizlikle baş başa bırakır. Sen kurtulmuş oluyorsun, onlarsa ölmüş. Beni saran korku, ölümümden çok çocuklarımı çaresiz bırakma korkusudur.”

HEPİMİZ BİRER BİRER GİDİYORUZ
En son 2 Aralık’ta iki arkadaşımızı kaybettik. Adem İncirli ve Mustafa Kaleli. Onlar da sesiz sedasız gittiler. Hepimiz birer birer gidiyoruz. Çaresiz, kalbi kırık, katillerimizin cezalandırıldığını göremeden...

Kot Taşlama İşçileri Dayanışma Komitesi’nden eski kot işçisi Abdulhalim Demir

14 Aralık 2008 Pazar

Neler Oluyor Bu Takıma!....

Dün akşam İnönü'ye giderken kafamızda bir ton soru işaeti mevcuttu. İbrahim Üzülmez-Sivok cezalı, Tello sakat, takım ve teknik direktör formsuz, yönetim istikrarsızdı. Gerçi sakat ve cealar dışında diğer bütün durumlar bir kaç yıldır istikrarlı performanslarıyla! kendini kabul ettirmiş, bi nevi taraftar için sıradanlaşmıştı. Ama ne olursa olsun taraftar yine stadı tam olmasa bile doldurmaya başarmıştı. 
Benim açımdan ise İbrahim Üzülmesin cezalı olması bir şanstı. Etrafımda ki futbol ile ilgili kişilere İbrahim Üzülmez'le ilgili sorduğum tek bir soru var. O da bizim bu oyuncu da göremediğimiz ama BEŞİKTAŞ'a gelen her hocanın bizim göremediğimiz o meziyet, hırs, gayret, yetenek artık herneyse işte onu  görüpte ilk onbirde kendisine şans vermesi. Bu adam bu takımda oynamaya devam ettikçe başarının yakın olmadığını hissediyorum. İbrahim Üzülmez'in kanadını Serdar Özkan gibi geçen senenin ikinci yarısından itibaren takıma bir faydasını bırakın kendine hayrı olmayan bir adamla kapatmaksa ayrı bi sıkıntı oldu benim için. Maç öncesi Delgado'nun soyunma odasında ağladığı haberinin kapalı içinde kulaktan kulağa aktarılması ve benimde bunu duymamla birlikte bu duygusal çocuğun bu maçta yine faydadan çok takımı eksik bırakacağını hissine kapıldım ki maç sonunda hislerimin ne kadar güçlü olduğunu kendime bir kez daha kanıtlamış oldum. Delgado geldiğinden beri çok büyük işler yapmış olmasa da ona olan inancım hep vardı. Genç olması, topun ayağına yakışıyor olması benim O'nunla ilgili umut taşımama yetiyordu. Daha gençti ve tecrübe kazandıkça çok daha iyi olacaktı. Ama açıkçası Türkiye gibi her konuda istikrarsız bir ülkede bir takımda 2-3 yıl geçirdikten sonrada hala performans artışı gösteremiyorsan artık orda bir sorun olduğu aşikardır. Bu yükü Delgado'nun üzerine yıkmak ise haksızlıktır. Yönetim bu kadar kötü iken, taraftar ne yapacağını bilmez iken, takım genel anlamda umut vaadetmiyorken Delgado'yu oyundan çıkarken ıslıklamak çok doğru gelmiyor bana. 

Delgado'nun nerde oynatılması gerektiği, nasıl oynaması, nasıl güçlü olacağı benim işim değil. Benim işim herşeyi sonuna kadar toz pembe görüpte oturduğum yerden avazım çıktığı kadar bağırmakta değil. Benim tek görevim üzerlerinde taşıdıkları formanın hakkını vermelerini beklemek, elimden geldiğince de en doğru şekilde destek vermek. Fakat takımda durumlar bu kadar karmaşık iken benimde kafamın karıştığı bir gerçek. Ondan bir Pascal veya İlhan Mansız olmasını istemiyorum. Ondan sadece elinden geleni yapmasını istiyorum ve bunda da sonuna kadar hakkımın olduğunu düşünüyorum. 
Maçla ilgili bir kişi hakkında da yorum yapma ihtiyacı duyuyorum. Bu şahıs ne oynadığı oyunla ne de davranışlarıyla bana samim gelmiyor. Ne yerini biliyor, ne özveri gösteriyor. ilk oynamaya başladığı zamanlarda Messi ile karşılaştırılan -ki ne kadar gereksiz ve anlamsız bir karşılaştırma olduğu gün gibi ortada- bizim için kutsal sayılan Pascal'ın forma numarası taşıma onuruna erişmiş Serda Özkan. Ben bu çocuğun en yakın zamanda bir Anadol kulübüne kiralık gönderilerek aklının başına getirilmesini düşünüyorum. ibrahim Akın, Burak Yılmaz vakaalarından sonra bir üçüncü kişiye aynı sabrı gösterilebileceğini hiç sanmıyorum ki bana göre sabrımızın pek olmadığı aşikar. Ne yaptığını bilmez bi halde, toptan, rakipten kaçan, tekme ve ikili mücadeleden korkan bir adam futbol gibi takım oyunları yerine gitsin bireysel sporlara yönelsin.
Haftaya Galatasaray maçına gelince açıkçası benim çok büyük bir umudum yok. Takım bu şekilde oynarken, oynatılırken başarı beklemek pollyannacılıktan başka değildir benim için.

12 Aralık 2008 Cuma

Mahalle Kültürü #2

Bizim gibi mahalle-semt kültürüyle büyümüş, sokağın tozunu yutmuş, topla, sapanla, kaldırım taşları ve bilumum çevredeki bütün materyalleri kullanarak çeşitli oyunlar oynamış, elektrikçiden alınan hortumla ve eski gazete kağıtlarını kullanarak kendi çapında conterstrike oyunun temelini atmış insanlar şimdi çevresine bakınca internet kafelerden, alışveriş merkezlerinden çıkmayan, elindeki cep telefonu ve evindeki bilgisayar,play station veya ailesinin hali vakti yerindeyse arabası dışında oynayacağı oyuncakların bilmeden,görmeden ve kıymetini bilmeden büyüyen gençliğe üzülerek bakıyor. Evet belki çocuklar şimdi daha şanslı hissediyorlar kendilerini, mutlu oluyorlar. Ama bir çocuk düşmeden, mahalle maçları atmosferlerine girmeden, ağlamadan, paylaşmadan, üzülmeden, fırlamalık yapmadan, cam kırmadan, gecenin kör vakti saklambaç oynamadan, kaleye geçip anne,baba,çocuk çıkmadan, japon kaleler, alman kaleler, dokuz aylıklar, kızma kemerler oynamadan, mahalle kavgalarına karışmadan büyüyorsa bana göre kişiliğinde, fiziğinde ve beyinsel bütün fonksiyonlarında, insani duygularında ister istemez eksiklerle büyüyorlar. Bu söylediklerim yanlış anlaşılmasın ama ben gerçekten çok şanslıyım. Ufak sıyrıklarla olan şiddetide gördüm sokaklarda, top oynarken dizimi de kanattım, oyun oynarken çukurlara da düştüm.
Şimdiki gençliği de herhangi bir şekilde yargıladığımda düşünülmesin. Sonuçta onlarda çevrelerinden ki insanlardan öğrendikleri ve bizim aksimize müthiş olanaklarla donatılmış bir hayat diliminde doğdukları için suçlu değiller. Sadece şansızlar. Çünki misket, gazoz kapağı ya da futbolcu kartlarıyla oynan oyunlarda karşı tarafı kökleyerek zaferin tadına bakma şansı yok onların. Ya da şu an televizyondan veya staddan olsun derbi izleyerek hissettikleri duyguları mahalle maçlarında alacakları sonuçlarla birebir hissettmeleri çok zor. Bir mahalle maçı sonunda kahraman olmanında, suçlu olmanında ne olduğunu öğrenmek ilerleyen yaşında çok şey öğretiyor insana. Kahraman iken mütevazi olmanın erdemini, suçluyken aynı hataları tekrarlamamak içinde yanıp tutuşan hırsın, çalışmaya ve özveriye dönüşmesini yaşamak gibi. Bazen boş kaleye yuvarlayabileceği bir topu arkadaşının önüne bırakarak onunda gol zevkini yaşamasının güzelliğini, bazen adam seçmelerde hep ensona kalanı ilk olarak takımına seçtiğinde onun o gözlerindeki mutluluğunu ya da mahalleye yeni tanışan birini oynadığı oyuna davet ederek onun sıkılan haline ortak olma, paylaşma şansına sahip oluyor insan.... 

Mahalle Kültürü #1

7 Aralık 2008 Pazar

Ne Zaman...

Ne zaman 'şampiyonuz' diye bağırsak, 
kursağımızda kalıyor. 
Söylesene bize hoca, 
takım niye oynamıyor?