29 Eylül 2008 Pazartesi

Gula Sor

Bilmem nasıl başlamalı?
Ne demeli,
Nasıl etmeli,
Gulasor?
Dün gece yoldaydım,
Arka koltukta kırk numarada
Dimdik uyuyamadım.

Akıp giden arabanın seyrine uyan
Düşlerimi anlatmak istiyorum sana...
Geleceğin düşü ne kadar güzel,
Ve ne kadar ince...
Düşlerim, kıpırdayan, daldan dala konan
Bir serçenin canlılığını, kıvraklığını
Ve hareketlerindeki karmaşıklığı andırıyordu.

Ama bu düşler hayal değil!
Olacak ve olması gerekenin beynime yansımasıydı.
Bazen, en barbar gericiliğin, zülmun ve acının
Özgürlük türkülerini dindiremediği
Munzurun, Torosların doruklarındaydım.

Ateşler yakılı, mavzerler çatılı
İçimdeki ateşle, doğanın o dondurucu soğuğu
Birbirine karşı savaşıyor.

Nöbetteki yoldaş da
İnceden inceye bir türkü tutturmuş:
“De lori, lori, berxamın lori “
Bir iç geçiriyorum derinden,
Nedendir bilmem
302 Mercedesin artan hızına uyuyor düşlerim.

Bir baskındayım bazen,
Elimde dünya gericiliğine kan kusturan
Halkların silahı!
Kendimi yivle set arasında dönen,
Ve döne döne düşmanın ciğerlerini dağlayan
Kızıl kurşunlarda hissediyorum.

Toroslardan geçiyoruz.
İnce Memedi düşünüyorum.
Kel Abdi’yi,
Memedin gün batmadan
Anafartaları aşan kanatlı atını,
Hatçe’ye olan aşkını...

Sonra,
Sonra, sen geliyorsun aklıma,
Seni düşünüyorum Gulasor!
Al yanağını,
Bal dudağını
Zülüf saçını,
O minicik yüreğini düşünüyorum.

Bildiğin tek Kürtçe cümle geliyor aklıma:
“ Ez buka Kurmancanım “
İçin için gülüyorum...

Uyumuşum, çok kısa bir süre,
Şimdi buradayım...
Anandan aldım haberi, yakalamışlar seni.
İçim buruk, yüreğim çok daha katı.
Üzülmedim diyemem, üzüldüm.
Ama, yanıp yıkılmadım...

Bilmem, biliyor musun?
Düşman zindanda yenilmez diye düşünme hiç,
Hatırla İbrahim’i,
Mehmet Zeki’yi,
Orhan’ı!

Daha kurumadı
Cihan’ımızın kanı
Haykır sancağımızdaki kızıl şiarı!
Açıktan olmasa bile,
İçten içe:
“Gerillalar Ölmez, Yaşasın Halk Savaşı!
“ Sana diyeceğim şu ki:
Sen olmasan da, olur.
Ama, Olmanı istiyorum Gulasor

Hasan Hakkı Erdoğan

Biji DİVA

Ölüm yerine çözüm

26 Eylül 2008 Cuma

Yerine Sevemem


Senden uzakta hep bir şeyler eksik
Gönlümde derman yok inan bi nefeslik
Ne bir avuntu nede biraz ümit
Ne yaptın bana, nedir bu sessizlik

İçimde bir şey acıyor sen gelince aklıma herşeyim
Yerine sevemem, yerine sevemem
Razıyım yapayanlız tükensin yıllarıM ama
Yerine sevemem, yerine sevemem
Olmuyor, denedim, yine de yerine sevemedim herşeyim

21 Eylül 2008 Pazar

Aile Şerefi - Yeşilçam

Aile Şerefi... Sene 1976... Yeşilçam'ın en verimli dönemleri. Oyuncuların tümü içimizden kopup gelmiş hepsi bizden biri. Samimiyetleri, dayanışmaları, sevimlilikleri o dönemleri her zaman içten tebessümlerle bize  hatırlatırcasına sıkılmadan, usanmadan tekrar tekrar izlememize neden olan yegane güzellikler. Hepsinin o güzelim gülüşlerine, o emeklerine kocaman teşekkürler...

Münir Özkul (Rıza), Adile Naşit (Adile), Itır Esen (Zeynep), Mahmut Cevher (Selim), Mahmut Hekimoğlu (Hasan), Şevket Altuğ (Zihni), Ayşen Gruda (Ayşe)

12 Eylül 2008 Cuma

Cırcır Böceği

Cırcır Böceği. Yeni iş yerimdeki lakabım. Yanlış anlaşılmasın sesimin çok çıkmasından değil aksine sessiz oluşumdan takmışlar bu lakabı. Sesim soluğum hiç çıkmıyomuş, benden önce benim görevimde yeralanların yanında varlığım bile hissedilmiyormuş. Varsın öyle olsun. Adım cırcır böceği olsun. Ama nedeni yanlış anlaşılmasın yeter ki. Amacım gizemli olmak esrarcengiz takılmak değil. Bu bir huy veya alışkanlıkta değil. Bunun nedeni tamamiyle bir tercih sebebi. Bugüne kadar olan çalışma hayatımda edindiğim en önemli tecrübenin dışavurumu sadece. Tabi bi de insanlara olan genel güvensizliğimin sonucu. Çok konuşarak çok paylaşarak yapabileceğim hataların önünü alma gayreti belki de. Yaşamı boyunca yanlışları doğrularından fazla biri olarak en azından yapabileceğim en doğru şeyin bu olduğu ortadayken varsın adım Cırcır Böceği olarak kalsın...

11 Eylül 2008 Perşembe

OnİkiPunto

Shaktar maçı sonrası kapalıdan ebedi dostum erdemle yine 112 ile eve dönüş yolunda laflıyoduk. Otobüs yolculuğu boyunca hemen hemen her konu da fikir alışverişinde bulunmak artık klasikleşmiş bi hal aldı ki ben bu durumdan son derece memnunum. Neyse lafı fazla uzatmadan dostumun yolda önerdiği bir siteden bahsetmek istiyorum. Sitenin adı onikipunto diğer bir deyişle büyütülmemesi gereken yazılar. İçeriği ise sizin bizim gibi sıradan insanların hayatın her alanında her konusunda yazdığı denemeler, şiirler, makaleler vs. İlk söylendiğinde benim gibi kendi çöplüğünde bişiler karalayanlar için pek bir şey ifade etmicekse de yine de girip bi göz atmanızı tavsiye ederim. En azından ortak bir payda içerisinde bişiler yapmak, fikir ve yorum alışverişinde bulunmak için iyi bir başlangıç noktası. Site şuan deneme aşamasında. Ama eminim yakın zamanda tam olarak rayına oturup amacına hizmet etmeye başlıyacaktır. Ne de olsa siyasi veya sosyal olsun hepimizin söyleyeceği, yazacağı bişiler muhakkak vardır. Ben üyeliğimi gerçekleştirdim ve dilimin döndüğü elimin vardığı konularda onikipunto içerisinde paylaşmayı düşünüyorum.

7 Eylül 2008 Pazar

Efsaneler #4 -George Best

"In 1969 I gave up women and alcohol.
It was the worst 20 minutes of my life."

6 Eylül 2008 Cumartesi

Hayat "BİTTİ" Yazmadan

Hayat bir film. Zaman zaman güzel olan herşeyi teğet geçtiğimiz, karşımıza çıkan ufak mutluluklarla koca koca hayaller kurduğumuz sonunda ise gözlerimizi açtığımız da hiçbir şey hatırlamadan yüzümüzde oluşan bir tebessüm.
Hepimiz kendi filmimizin baş aktörü, diğerlerinin filminde birer figüran gibiyiz. Bazılarımızın ki popüler bazılarımızın ki sıradan.
Bir film düşünün; baş aktörü hayatı sıradan olan, tipik bir erkek karakter. Hayata olumsuzluklarla bakan ama aynı zamanda ufak mutlulukların, paylaşımların peşinde koşan, hayal kurmayı seven ama gerçekten kopmamaya çalışan, sıradan hayatına renk katmaya çalışan biri. Fotoğraflarda gülmeyen ama gülen portleri yakalamayı seven biri. Ama ne olursa olsun olumsuzlukları kaderi olarak gören ve hayatına bu şekilde yön veren, hayatına yön verirken belki de asıl mutluluğu hep teğet geçen biri.
Peki koca senaryoda her sayfa birbirinin aynı mı? Aynı ise biz filmin neresindeyiz? Başında mı, ortasında mı yoksa sonunda mı? Başında olmak için çok geç gibime geliyor. Ortasında isek bir an önce sona yaklaşmak isterim. Sonu mutlu mu bitecek merak ederim hep. Peki tam aksi olursa. Peki film kötü bir şekilde bitiyorsa. Öyle biteceğini düşünmüyorum. Çünki bu hayatın içindeki her filmin sonunda tek bir gerçek, tek bir son vardır. Artık filmin ne kadar süreceği, nasıl devam edeceği, mutlu mu veya kötü mü biteceği ile değil sonuyla ilgileniyorum. Son kare de "BİTTİ" yazmasını bekliyorum.
Ama sonu beklerken senaryonun değişmesini istiyorum. Baştan olmasa da kaldığı yerden en azından. Senaryoya artık bir figüranın değil bir yardımcı oyuncunun eklenmesini istiyorum. Onunla herşeye göğüs germek, onunla birlikte gülmek ve mutlu olmak istiyorum.
Ne dersiniz çok mu şey istiyorum? Sizce senaryoyu değiştirmek için çok mu geç?

2 Eylül 2008 Salı

Dinamo Mesken

Hikâye, o yılların fırtına gibi esen demir perde takımı Dina­mo Kiev’in Bursaspor’la yaptığı maçlarla başlıyor. Hayatı pay­laşarak yaşamayı şiar edinen muhit insanları için maçlar dö­nüm noktası olmuş. 1971′de memleket meselelerinin çözüm­lenmeye çalışıldığı mahalle kıraathanesinde büyük ağabeyler toplanır ve politika yerine spor yaparak Bursa’ya açılma kararı alınır. Kulübün adıysa kendiliğinden ortaya çıkmıştır, kâğıt üzerinde tescillenebildiği şekliyle Ertuğrulgazi Gençlik ve Spor Kulübü ve fakat taraftarlarının gönlündeki adıyla Dinamo Mes­ken…
Kaynak: Aktüel
Erkan Can, o dönem takımın maskotu. Amigoluk yapıyor. Tribünlerden aldığı ilhamla sahneye transfer olmuş. Takımın eski kalecisi Kamyon Vedat, “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar” filminde Erkan Can’a oyuncu koçluğu da yap­mış.

Devrimci Futbol Takımımız …
Türk futboluna siyasi müdahaleler yıllardan beri tartışma konusu… Ancak bugüne kadar bir kulübün kapatıldığına, üs­telik “politik faaliyetler” gerekçesiyle kapatıldığına tanık olma­mıştık. En azından tanık olmadığımızı düşünüyorduk. Ta ki Bursa’nın adından dolayı kapatılmış amatör futbol kulübü Di­namo Mesken’le tanışıncaya kadar. Dinamo Mesken ilk bakışta adından anlaşılacağı üzere “solcu” ve “yerli” olmanın bahtsızlı­ğına kurban gitmiş ama aslında harcanmış bir kaderi var. Zira Dev - Genç’lilerle ülkücülerin birlikte oynayabileceği kadar si­yasete uzak, delikanlıları “kör siyasetin tehlikelerinden” uzak­laştırma ülküsüne aracı olacak kadar da spora yakındı sadece. Ne var ki, büyük acılar ve travmalar yaşayan bir ülkenin yazgı­sından onlar da nasiplerini aldılar ve hala sindiremedikleri bir tarzda yargılanıp, “isminden dolayı kapatılmış ilk futbol kulü­bü” olarak, talihsiz isimlerini Türk futbol tarihine solgun harflerle yazdırdılar.

Ülkücü “Dinamolu”
80 döneminde Türkiye’nin biraz da mimlenmiş mahallele­rine gözdağı vermek isteyenlerin hışmına uğrayan gençlerin hikâyesi bu. Kulüp yöneticileri bile 20 - 25 yaşlarında. Beraat eden takımdan kimse hapis cezası almadığı için belki şanslılar. Ancak bugün mahallede yaşayanlar dağılan takımlarını bir da­ha toparlayamadıkları İçin üzgün ve kapılarına mühür vurul­duğu için hâlâ kızgınlar. Gerçekten de onlar kendilerini ceza­landıran askeri yönetimin iddia ettiğinin tersine her ideoloji­den insanla barışıktılar.

Kulübün eski oyuncularından olan ve 1993 -1995 yılları arasında MHP Yıldırım İlçe Başkanlığı da ya­pan Osman Yağcı’nın da dediği gibi “Tunç hocamız maçlardan önce soyunma odasında bizlere ‘Arkadaşlar Mesken’i mahcup etmeyelim, halkımıza saygılı olalım, milliyetçi olalım, futbolu izletelim’ derdi. Siyasi konuşmalar hiç olmadı. Sağcı olduğum için baskı olmadı. Futbola Mesken’de başladım, Mesken’de bı­raktım. Anlayamıyorum. Sadece spor yapan bir kulübü kapat­manın ne anlamı var.” Ama Bursa’nın varoşlarında yaşama sa­vaşı veren bu insanlar kesinlikle yanlış anlaşıldıklarını düşün­müyorlardı. Birileri onları işlerine geldiği gibi anlamışlardı. On­lar çağırmadan kendilerini bulduk ve olanları anlamak için her şeyin başladığı güne ve yere doğru yola koyulduk. Bugüne kadar açılmamış olan bu konuyu takımın amigosu Erkan Can’ın ve yargılanmış, işkence görmüş Dinamo Meskenli arkadaşlarının ağzından öğrenmeye çalıştık.

Mimli mahallenin dinamosu
Hikâye, o yılların fırtına gibi esen demir perde takımı Dina­mo Kiev’in Bursaspor’la yaptığı maçlarla başlıyor. Hayatı pay­laşarak yaşamayı şiar edinen muhit insanları için maçlar dö­nüm noktası olmuş. 1971′de memleket meselelerinin çözüm­lenmeye çalışıldığı mahalle kıraathanesinde büyük ağabeyler toplanır ve politika yerine spor yaparak Bursa’ya açılma kararı alınır. Kulübün adıysa kendiliğinden ortaya çıkmıştır, kâğıt üzerinde tescillenebildiği şekliyle Ertuğrulgazi Gençlik ve Spor Kulübü ve fakat taraftarlarının gönlündeki adıyla Dinamo Mes­ken…

Kulüpte siyasi faaliyet yapılmasına yönetim kurulu hiçbir zaman izin vermemiş. Ancak solculuklarından gelen dayanış­ma kültürüyle beklenmedik sonuçlar almaya başlayan takım “kurtarılmış mahallesi”nin adını duyurmaya başladıkça birileri için can sıkıcı olmaya başlamış. Bu baskılar askeri yönetimin Eylül 1981′de kulübü kapatmasıyla son buluyor. Kulübün ka­patıldığı günü yaşayanlardan dönemin yöneticisi Ali Nihat Irkörücü, “Kapatılma gerekçeleri sudan gerekçelerdi” diyor ve şöyle devam ediyor: “Şöyle bir kılıf bulmuşlardı. O gün bir ar­kadaşımız emniyetten izinli olarak esnaftan her zamanki ruti­ne uygun şekilde para toplamaya çıkmıştı. Güya haraç topladı ğımız yönünde İhbar alınmış. Arkadaşımızı po­lis gözetimine, nezarete almışlar. Kapatılmasaydı 7 - 8 tane profesyonel olabilecek oyun­cumuz vardı. Örneğin Kamil Torun kurtuldu. Onu darbe öncesi bir takıma eşofman karşılı­ğında sattık. Maddi durumumuz öyleydi. Ka­mil daha sonra Ankara Demİrspor formasıyla 2. ligde de oynadı. Gerçekten kulübün hiç yap­madığı bir şey varsa o da siyasetti. Yargılandık. Beraat ettik ama federe olma hakkımızı kay­bettik. Masum olduğumuz halde itham edilmiş olmamız bile yeterli bir ceza. İçlerinden bir tek ben 1989 senesinden sonra yasal bir parti olan SHP’den siyasete atıldım. Bunda ya­şadıklarımızın da payı var.” Irkörücü hala CHP Yıldırım Merkez İlçe Başkanlığı yapıyor.

Çok şeyler bağlanmış takıma, tabii en başta umut. Çok şeylerini kaybedenler olmuş takımı ayakta tutabilmek İçin. 1980′e kadar bile rahat edememişler. Onları sindirmek için karşı dü­şünceden insanlar yerleştirilmiş mahallelerine. 1976′da Kemalpaşaspor’la yapılan bir maçta “Moskova dışarı” sloganlarıyla ıslıklanmışlar. Eski yönetici Hasan Gürses, “Devamlı emniyet baskısı altındaydık. Haftada bir örgütlenme var mı diye kontrol yapılıyordu” diyor. “Büyük pa­ralar harcadık. Babamın emekli parasının yarı­sını kulübe yatırdım. Kardeşimle kavga ettik. Kapatıldığı gün minibüs tutmak için toplanan paraları sayıyordum. Lokali bastılar. Masadaki paralarla birlikte her şeye el koydular.”"Hangi örgüttensin, silahlar nerede?”

Takım, deplasman masrafları için kapı, kapı para toplamak zorunda kalmış. Ancak bunu bir türlü anlatamamışlar. Tutuklanma gününü, “Paraları sayarken hepimizi siyasi şubeye gö­türdüler. İki gün boyunca dayak yedik, kapanış da öyle oldu” diyerek açıklıyor, Avanta Kemal. Bütün baskılara karşın, elbette ki bu kadarını beklemiyorlarmış. İşin garip tarafı bir süre ku­lübün yeniden açılabileceğine inanmışlar.Emniyetteki sorular hep ters köşeden. Cengiz’e yöneltilen soru “hangi örgüttensin sİlahları nerden temin ediyorsun?” Bugün o sorulara bir cevabı var Tunç hocanın: “Bize saldıran in­sanlardan daha milliyetçi insanları yetiştirdik biz. Erkan Can gibi birini çıkardık. Gözlerim yaşarıyor şimdi, o kulübü kapatmak devlete hiç yakışmazdı.”

Erkan Can, o dönem takımın maskotu. Amigoluk yapıyor. Tribünlerden aldığı ilhamla sahneye transfer olmuş. Takımın eski kalecisi Kamyon Vedat, “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar” filminde Erkan Can’a oyuncu koçluğu da yap­mış. Onu anlatırken “Kendisine amigo demez­di Erkan. Seyirci organizatörü derdi. Ne oldu­ğunu anlayamadığımız marşlarla tribünü ateş­lerdi. Rakip taraftarları şok ederdi” diyor. Ta­kımla ilgili söylediği şeylerse diğerleriyle aynı: “Arkadaşlarımızın katiyen politik bir misyonu yoktu.”Formaya aşıktık biz O günlerden unutmak İstedikleri şeyler de var. Kahvehaneye huzursuzluk çöküyor. Takım kaptanı Fahrettin bu noktada yapıştırıyor ceva­bını “Siz yoksa devre arasında Çav Bella’yı mı okuduğumuzu sanmıştınız.” “Sahada kendini devrimci gibi mi hissediyordun, futbolcu gibi mi?” diye sorduğumuz 10 numara Arnavut Özcan’dan da bir şey çıkmayınca; takımın büyüklerinden Ertuğrul Kanşay karışıyor söze; “Bizim Dinamo’muz, yalnızca sahadaki dinamizmimizdi. Mesken, sol kesimin olduğu bir mahalleydi. Kapatma nedeni bu. Bilmem anlatabiliyor muyum?” Özcan Selamet takımın hücuma dönük orta saha oyuncusu, kaldığı yerden devam ediyor. “Formaya âşıktık biz. Forma almaya gücümüz, olmadığı için herkes fanilasıyla gelirdi. Arkalarına numara yapıştırırdık. Maçımız 11.00′deyken sabahın 05.00′İnde, karanlıkta kulüpte beklediğimizi biliyorum. Böyle bir ruhtu bizi birbirimize bağlayan”. Arnavut, bir süre daha oynadığından, futbolu Mesken’de bırakan ar­kadaşlarının psikolojisini en iyi anlatabilecek isim. Arkadaşlarının kaderini yorumlarken “Futbol bir tutku. Oynadığım için söylüyorum devam edememek çok acı. Ben, kulüp kapanmadan önce başka bir takıma geçtim, orday­ken bile Meskenlilerle idmana çıkardım. Böyle bir ruhumuz vardı.” Özcan Selamet, bugün halâ “militan” değil ve Cavit Çağlar’ın mutemetlğini yapıyor.

Bahis “Ruh”tan açılınca konuşanların hevesi yükseliyor; başka kulüpten bonservisini cebinden ödeyerek gelen Bülent ve evliliğinin ikinci günü kupa maçına çıkan İbrahim Aksal gibi. “İkinci gün Tunç Hocam geldi, kupa maçımız var, gelirmisin, dedi. Tereddüt etmedim. Eşofmanlarımı giyindim, çıktım. 0 gün kupayı kazandık. Unutamıyorum. Çok farklı bir duy­guydu”Top bir daha santraya dönemedi Duygulara hasımlık edenler, Dinamo’yla yetinmemişler. Semtin Dinamo türevi kurulan diğer takımları Ortabağlar ve Teleferik Kartalspor da aynı akıbeti yaşamış. Ortabağlar’ın yö­neticisi berber Enver Ünal’ın yüzüne karşı, “Biz bu mahallenin siyasi kimliğini biliyoruz. Kulü­bü neden kapattığımızı da herkes bilsin” denilmiş .”Varsayımlar üzerinden hareket edenler, gelip şu insanlara bir baksa kendilerinden utanacak. Hepsi beraat etmiştir ve bugün Mesken’de İtibar göre­rek dolaşırlar.” Oyuncu olanlarının İçindeyse yargılanmış bir tek İsmail Güzeltürk bulunuyor. Sahadaki pozisyonu “sağ bek”. İronik bir rastlantı. Yaşananlardan çıkarılacak dersler basit. 1981′de başına bü­yük belalar almış küçük bir takım kapatılmadı. Hayatında hiç karakola gitmemiş olanlar kapatılma kararının ardından gözal­tında işkence gördüler. Top bir daha santraya dönemedi. Kapatılmasa memlekete “zararı” ne olurdu bilinmez. Ancak ku­lüplerin günümüzde yetiştirdiği gençleri düşündüğümüzde söylenecekleri toparlıyor Kenan Demir “Gençlerimize borçlu­yuz. Yarım kalmış işlevimizi tamamlamalıyız. Türkiye bizden başka acılar da yaşadı. Ama kulübümüz bugün açık olsa ve Mesken’de yaşasaydı Ogün Samast katil değil, belki de o katile tavır koyan bir sporcu olabilirdi.”



Erkan Can’ la Söyleşi
80 döneminde gençlik yıllarınızın geçtiği Bursa’da siyasi gerekçelerle kapatılmış bir kulübünüzün olduğunu söylediniz. Nedir bu Dinamo? Bu bir espri miydi? Eğer doğ­ruysa bu bir ilk. Neydi Mesken’in öyküsü?
80’li yıllar, amatör takımlar devri. 22 ya­şındaydım. O zamanlar yeni yeni ucuz mes­kenler kuruluyordu Bursa’da. Top oynayacak yerimiz çoktu. Daha sonra mahallenin altına eğitim enstitüsü açılınca oradan öğrenci ağabeylerimiz geldi. Mahalleli de onlarla be­raber kulüpte takılmaya başladı, solcu oldu. Kulüp orada doğdu. Takımın adını Dinamo Mesken koydular. Daha sonra futbol falan bitti. Kimse arkasını sormadı, açılmadı.

Sizin o yıllarda kalecilik de yaptığınız söy­leniyor. Kaleci, argoda parasız anlamında kullanılır. Nasılsın diye sorduklarında “Schumacher gibiyim” diyormussunuz. Ama sanırım siz takımın amigosuydunuz…
Kalecilik yapmadım. O benim jargonum. Nasılsın diyorlar, kaleciyim diyorum. Bekliyo­ruz, para yok, pul yok, kaleci durumu da ora­dan gelir. O benim otuz yıldır söylediğim bir durumdur yani. Amigoluk yaptım tabii ki.

Nasıl bağırttırıyordunuz tribünleri?
Dinamo’nun gençleri, bir elinde şişe, sa­atlerce neşe! Dinamo’nun gençleri birçok menekşe!

Mahalle benimsiyor muydu Dinamo Mesken’i?
Tabi canım, gurur duyardık! Tomas Or­hanlar, Yakalı Mehmetler, Komando Musta­falar, Avanta Kemaller, Ertuğrul Kanşay. Bu abiler bilirler bunları.

Sizin de lakabınız var mıydı?
Sarı! Benim lakabım san’dır. Adımı bil­mem. Eskiden daha da sarıydım, sapsarıy­dım. Kill Bill!

Peki derdiniz neydi, mahalleyi Moskova’ya bağlamak gibi bir niyetiniz mi vardı?
(Gülüşmeler) Yoo… Zaten solcu bir ma­hallede büyüdüğümüz için takımın adı da böyle olacaktı. Çok normaldi bu.

Anladığım kadarıyla darbe öncesi mahalleler kendi kulüplerini kalkındırabiliyordu ama sonra her şey için para gerekti. Bu arada o yardımlaşma durumu da darbeyle birlikte gitti.
Evet, başka bir şeyler lazımdı, yetmedi. “Satıyorlar oğlum” diyor, Rafet El Roman’ın filmde oynadığı karakter. Dar Alanda Kısa Paslaşmalar, her şeyi anlatıyor bence. Zaten hikâyesi de Akyazı Akınspor’dur. Bİz onu Bursa hikayeleriyle harmanladık. Bursa’da çekildi film.Bursa’nın spor camiasının eskilerinden birkaç kişiyi aradık. Dinamo Mesken’in varlığıyla ilgili sorular sorduk.

Sağ cenahın eskilerinden biri sizin bunu abarttığınızı…
Sağdan yürüsün, saçak altından, cüzdan bulur belki!

Hayat futbola fena halde benzer diye bir sloganı var filmin. Dinamo Mesken’in hi­kâyesine baktığımızda görüyoruz, futbol da siyasete benziyor. Şu anda da Çarşı gru­bunun müdavimi olduğu bir mekândayız. Futbolu ve siyaseti birlikte nasıl yorumlu­yorsunuz?
Stratejidir. Programdır; koçluk işidir, ka­fana göre oynayamazsın. Futbolun da haya­tın içindeki gibi bir ahlakı var. Tek başına yapılabilen bir şey değildir. “Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine.” Ha­yatı sürdürebilmek için dört doğru pas yüz­de 90 goldür. Siyasette de böyle. Çarşı’yı da seviyorum tabi. İyi bir tribünü var.

Dar Alanda Kısa Paslaşmalar’da siz kaleci Torba Suat’ı canlandırdınız. Karakterin si­zin üzerinize yazıldığı söylenir. Dinamo Mesken’den esinlenildi mi filmde?
Yok, ama bunları anlatmıştım, etkisi ol­muştur yani.
Alıntıdır. Beleştepe saolsun